Schoolgirl with Books

Âdemoğullarının Arkasındakiler - Burcu Kurtulan Kaya


In a Roman Osteria
Carl Bloch - Roma'da Bir Meyhane (In a Roman Osteria - 1866)

Doktorumun reçetesi “Beşerî ilişkiler kurmanız gerekiyor Sayın Mill.” idi. Üç yaşımdan itibaren gördüğüm ağır eğitimin çöküntüsünü yaşıyorum. Babam James Mill ve pek yakın dostu Jeremy Bentham, disiplinli sıkı bir eğitimin insana her zaman başarı, başarının da mutluluk ve haz getireceğine inandığından, büyüdüğümde en mutlu insanın ben olacağımı düşünmüşler ama öyle olmadı. Yirmi bir yıldır pastamın üzerine dikilen her mum yalnızlığımı ve sevgisizliğimi daha da büyütmüştü.


Çok okumuş pos bıyıklı doktorumun bir başka önerisi de “Sayın Mill, babanızın da isteği üzerine biraz edebiyat ve şiir ruhunuza iyi gelecektir.” idi. Reçetemin arkasına yazdığı iki şairle tedavimi pekiştirip yollamıştı beni.


Yalan değil, söylendiği gibi içimde bir ruh olduğunu Goethe’den, romantizmi ve doğanın güzelliğini William Wordsworth’den öğrendim. Kelimelerin insan bedeninde bu kadar etkisi olacağına şaşıp kalmıştım. Bu bir sihir olmalıydı, yoksa bu zamana kadar okuduğum onca kelimenin yanlış dizilimi sonucunda mı böyle kurak ve susuz kalmıştım? Bilemiyorum.


Yunanca, Latince, mantık ve iktisadın veremediği yüksek hazzı bana bu dörtlükler vermişti. Birbirlerine aşkla bağlanıp ayrı kaldıklarında benim gibi manasız olan sözcüklerin hepsini yazdığım kitaplarda kullanmış olmam benim cahilliğim olmalıydı! Kabul ediyorum. Ancak şimdiye kadar saygıyla dinlediğim ve kendisinden pek çok şey öğrendiğim Sayın Jeremy Bentham’dan bu noktada ayrılacağım da hiç aklıma gelmezdi.


“Bu arada günde iki kez insanların toplandığı yerlerde vakit geçirmeye özen gösterin lütfen.” diye de ekleme yapmıştı tam odadan çıkarken. Evet, söylediklerine son dört aydır özen gösteriyordum. Ya da gösterdiğimi sanıyordum. Zira pek bir faydasını gördüğümü söyleyemem hatta o boğuk, soğuk, renksiz handa toplanan aristokrasi yanlılarının, felsefeci takımlarının tartıştıkları hayati konuları okumaktan sıkıldığım için duymaya ve dinlemeye bile tahammülüm kalmamıştı. O nedenle bugün yine tek başıma deri kaplı defterimle, şiir kitabımı alıp yalnızlığımı kalabalıkla paylaşmaya gidiyorum.


Yine aynı masaya ve aynı sandalyeye oturuyorum. Giriş kapısının sağındaki en son masa ve dipteki soluk kahverengi sandalye. Bir yanım içerideki kalabalığa diğer yanım ise pencerenin dışındaki gelen geçene dönük. “Buyurun Sayın Mill, şarabınız.” diyen garson tanınmış biri olmama duyduğu saygıyla eğilip oyunun perdesinden nihayet çekilince beşerîleşebilmek adına kendimi dizelerin ritmine bırakıyorum.


Okuduğumu anlayamamama sebep olan fondan gelen bir kadının mırıltısıydı. Kulak kesiliyorum… Bu kadar zamandır buraya gelenlerin çoğuna göz ve kulak aşinalığım olduğundan sağıma dönüp masaya bir göz atma ihtiyacı hissediyorum. Gri ham betondan olma hanın içinde renklerin korkmadan kullanıldığı bir tablo oturuyor. Dikkat çekmemek için kafamı okuyamadığım kitaba çeviriyorum yine. Merak, vücut ısımın artmasına neden oldukça huzursuzca yerimde kıpırdanıyorum. Sohbet ve zevkle yenilen yemek… Sesli gülüşmeleri duydukça içime yayılan ateşe yenik düşüp masayı seyre dalıyorum.


Duvar taşlarıyla aynı renkte olan kalabalığın içinde oturan bir renk cümbüşü. Yan yana oturan iki hoş kadına benim yaşlarımda bir erkek eşlik ediyor. Güldükleri şeyin kadınlardan birinin kafasına koyduğu yemek örtüsü olduğunu anlıyorum ancak bana gülünç değil, cesurca geliyor. Kolları altın işlemeli kırmızı bluzuyla kalın fırçanın değdiği etli boynuna sıralanan aynı renkteki iri boncuklu kolyesiyle cesaretini destekler gibiydi. Bluzunun önündeki derin göğüs açıklığı ve omuzlarına attığı, dekoltesini kapamaya pek de niyetli değilmiş gibi görünen beyaz tülle kayıtsızlığını sergiliyordu. Gözlerim henüz doyuma ulaşmamışken rahatsızlık vermemek adına okur gibi yaptığım sayfama geri dönüyorum ancak az önce merakımı kaşıyan mırıltı yine kulağıma ilişince bu sesin cesur kırmızılıdan değil, yanında oturan, daha zayıf olan kadından geldiğini anlıyorum. Daha nahif, sessiz ve zarif. Omuzlarına attığı şalın rengi, kulağındaki uzun altın damla küpesinden, yana yatırdığı çenesinden akmış olmalı. Gözlerim kamaşıyor… Arkaya doğru ördüğü siyah ince saçları, küçük koyu gözlerini açıkta bırakıyor. Karşılarında oturan adamı onaylamadığını kaçırdığı bakışlarından anlıyorum. Şapkasını çıkarmadan yemeye oturmasından mı yoksa beline sardığı bez parçasına iliştirdiği çakısından mı, bilemiyorum.


Altın kadının bakışları gözlerime değiyor. Tüm bu nazik duruşunu delen kararlı, dik bakışları bana dizelerin büyüsünü hatırlatıyor. Kalbimde benden habersiz gizli bir tohumun çatlamasını duyabiliyorum. Handaki kalabalığın gürültüsünü bastıracak kadar sesli atan kalbime, gözlerimi tedavisi olmayan bir hastalık sarmış gibi ondan ayıramıyor olmama şaşırıyorum. Rüyalarımda atamadığım çığlık gibi gözlerimi kapatamıyorum. Az önce bacaklarıma sırnaşan kedi bile bende bir şeylerin ters gittiğini anlamış olacak ki, kaçıp kırmızılı kadının arkasına gizlenerek beni izliyor.


Başım dönüyor. Titreyen ellerime bakıyorum. Kuruyan ağzımı henüz bitmemiş şarabımla ıslatıp gözlerimi kadehimin arkasına saklayarak bir kez daha bakmak istiyorum. Birbirine bitişik uzun parmaklarına kafa tutan serçe parmağı gibi aykırı bir hareketle kadehini bana doğru kaldırıp dudaklarına götürüyor.


Cesaret, özgürlük ve eşitlik…


Yirmi bir yıllık gizli aşkın tohumunun filizlenişini böyle anlatmıştır John Stuart Mill. O akşam karşılarında oturanın kocası olduğunu bilmediğini hatta tahmin bile edemediğini söylemiştir defalarca Harriet Taylor Hardy’e. Kocası belindeki bıçağı Bay Mill’in masasına saplayıp “Karımdan uzak dur!” dediğinde, onu böylesi zor bir duruma soktuğu için af dilemiştir herkesten. Hatta niyetinin kötü olmadığını da dile getirmeye çalışmıştır ancak tüm bu mahcubiyetine karşın onu asıl şaşırtan Harriet Taylor Hardy’nin tepkisi olmuştur. Filizlenen tohumun çiçeklenmesi Bayan Hardy’nin dik duruşuyla başlamıştır, “Asıl siz kusura bakmayın bayım böylesi barbarca bir davranış için.” Kocasının, bayağı bir kadına yakışacak olan hareketi; Bayan Hardy’e göre, birine duyduğu saygı ve hayranlığı insani bir davranışla göstermekmiş, hepsi bu. Bayan Hardy, kendisine yapılan saygısızlığın bedelini kocasına ağır ödetmiştir. Kızını yanına alarak başka bir yerde yaşamaya başlamıştır. Aslında amacı intikam ya da bir bedel ödetmek değilmiş. Bayan Hardy kadınların da erkekler gibi, hiç kimsenin korumacılığına ihtiyaç duymadan yaşamaya hakları olduğunu defalarca söyleyip, yazılarında da üstüne basa basa dile getirmiştir. Ne yazık ki o akşam kocası tarafından dikkate alınmadığına bir kez daha şahit olmuştur. Belki dini sebeplerden ötürü boşanamamıştır ancak kendi ayakları üzerinde durabildiğini ondan ayrı bir hayat yaşayarak kanıtlamıştır. John Stuart Mill ile başlayan dostluklarının gizli kapaklı mektuplaşmalara dönüşmesi, beraber inşa ettikleri saklı aşklarından tüm dünyada okunacak olan Özgürlükler Kitabı doğmuştur.


Bayan Harriet’in ölümünden sonra ünlü bir feminist haline gelecek olan kızı Helen’a Sayın Mill’in neler yazdığı sorulduğunda “Bu sabah masasında yazmış olduğu notu sizlere iletmemi istedi.” diye cevaplamıştır.


Her başarılı âdemoğlunun arkasında güçlü bir kadın vardır sözünü bana yaşatan ilk aşkıma teşekkürlerimi borç bilirim. Ben; hep aynı. Bayan Harriet’siz bir dünyada üzerime toprak atılmasını bekliyorum. Özgür kalın…



Burcu Kurtulan Kaya

820 görüntüleme
Schoolgirl with Books