Schoolgirl with Books

Alan Polisi - Mustafa Bilgücü




Düzen sağlayıcı nizamcılar yüksek uçar mobil jetleriyle başımın üzerinde gezindiklerinde içimdeki belirginlik korkutucu boyutlara ulaşır. Günün birinde dış kapımı devirerek evime davetsiz misafir olacaklarını, yolumu kesip ATD (Alan Tarama Dairesi) ajanı olduklarını söyleyerek o yapışkanımsı soğuk demir çubuğu başımda gezdireceklerini düşünüyorum. Yazık ki karşı duramıyorum. Tarihi kaynakların çoğunu incelediğimde, arşiv belgelerinde kalmış sessiz çığlıkları okuduğumda, geçmişin derinlerine sızmış belirsiz kalem lekelerine baktığımda bu işin çok eskilere kadar uzandığını görüyorum. Ta şeytanın başkaldırışına kadar uzanan, önü sonu belli olmayan bir hikâyenin içinde buluyorum kendimi.


Ama bu sapkın ruhlu, serseri kılıklı sokak çetecilerinden en azından karakter açısından bir farkı olmayan ATD ajanlarından kendimi nasıl koruyabilirim? Daha dün Dezavantajlı Mahluklar Daire Başkanlığı önündeki kapalı ve kilitli giriş kapısı önünde öğle mesaisinin bitmesini beklerken yanımda ağır silahlarıyla nöbet tutuyorlardı. Demir çubuklarının vınlaması kulaklarıma geliyordu. İşim olmasaydı orada durmazdım. Aylık haraç vergimi yatıracaktım. Elimdeki faturanın üzerindeki bol sıfırlı rakamı görmezden geliyordum. Faturamı ödesem bile açtıkları krediden gelen puanları toplayabilmek için onların şartlı siyasetlerinin bir parçası olmalıydım.


Sesimi çıkarmadım. Yanımda ve önümde bekleyen kadınlara baktım. Sonra doluşmaya başladılar. Kader mahkûmları gibi kapı önünde bekleşen bu bir grup insan içinde olmak beni yaralıyordu, çünkü sıraya tabi olmak, herkes gibi yaşamak, özelliğimi ve farkımı sindiren bu tayfaya kapılıp katılmak içime acı veriyordu. O kızlara baktım. Hangi kızlara mı? Birbirlerine benzemeyen kızlara. Bir ufak tefek ve çok eline yüzüne bakılır bir tipi olmayan, yanındaki kızın yamacına bile yakışmayan o kıza bakıyor ve bir de diğerine, uzun boylu, dar kotu organlarını gözler önüne sererken pompalanan kanın akış yönünü bile kıyafetinin kumaşının altından görebileceğiniz diğerine gözümü kaydırıyordum. Benim gibi mesai saatinin başlamasını bekliyorlardı. Merhabalaşıp tanışmak istediğimi ele vermesin diye yönümü onlarınkinin zıttına çevirdim, gözlerimi kaçırdım ve düşürdüm. Kısa boylu olan güzelin vurgulanmasını sağlayan bir konu mankeni edasıyla arkadaşının gözlerine bakarak hareketlerimi yansıtmaya ve böylece sanki arkasında bir göz varmış gibi, endamlı arkadaşının istifini bozmadan çevreden haberdar olmasına yarıyordu. Şimdi şunu söyleyeyim, onlarla aslında konuşmazdım, ama vınlama, demir çubuğu üzerime çekiyor gibiydi ve nöbetteki alan polisi giderek yanıma yaklaşıyordu. Kızlar kendilerine niçin selam verildiğinin bilinmesini isteyen tiplerden değildi, bunu oradaki polislerin de bilmemesi gerekiyordu.


Basitliği üzerinde bir cümle kurarak işe başladım. Kızlara Kabulleniş Politikaları Bakanlığı’nca devre dışı bırakılmalarının nedenini sordum. Bu soruyu ayakta çok beklediklerini söyleyerek, havanın sıcaklığına sözü çevirerek geçiştirmek istedilerse de ben ısrar ettim. Hangi dezavantajlı grup faaliyeti içinde olduklarını bilmek, nereden geldiklerini öğrenmek, adlarını kulaklarımın duymasını ve öylesine başlatılan bir öykünün bu isimlerle şekillenip süslenmesini istemek de umurumda değildi. O vınlama yok muydu? Demir çubuk başımın üzerinde esiyor gibiydi. Daha fazla dayanamadım.


“Kaç lira ödeyeceksiniz?” diye sordum. Kısa boylu ve bakımsız, çekici olmayan arkadaşını aramıza siper etmiş olan afet bir anda yüzünü döndü ve süsmek üzere olan bir büyükbaş gibi zıplarcasına cevap verdi:


“Bu sizi neden ilgilendiriyor? Herkes gibi bekleyeceksiniz, mesai başlayacak, kapı açılacak ve ödemenizi yapacaksınız. Bu arada kimseyle sohbet etmek zorunda değilsiniz.”


Doğru söylüyordu, değildim; ama bir şekilde vınlayan çubuğun başımın üzerinde fırıldak misali dönüp durmasına, apar topar bir araca tıkılıp götürülmeye razı değildim. Sihirbazlık deneyimleri olmayan insanlar, kopya çekmek nedir bilmeyenler, toplumsal hastalıkları siyah bir örtü arkasına saklayarak insan içine çıkmayı asla düşünmeyenler ne yaptığımı anlayamazlardı. Şipşak bir oluş sergiliyordum, dikkati başka yöne çekiyordum. Korkumun kaynağına inebileceklerini düşündüm. Bu biçimli afetin zeki sorularım karşısında alan polisini, yersiz fakat anlamlı sorularımı, yerleşik kanunların işleyiş yöntemlerini bir potada eritebileceğinden korktum. Susmak durumundaydım.


Kapı açıldı, şerit okuyucu tarayıcısı sıradaki kalabalığın kartlarını bir bir deliyordu. Numara fişimdeki sayıya gelene dek dörtte üç saatin geçmesi gerektiğini yazan panoma aldırmadım. Bu işi sonraya bırakmak istemiyordum, en azından vergimi ve harcımı ödeyip yola o şekilde düşebilirdim. Deniz yıldızı şeklindeki renkli kanepelerden birine kurulup film kaplı pencere camlarından dışarıyı izlemeye başladım. Masanın üzerindeki bir karışlık kâğıt parçasını elime alıp külah hâline getirdim, çalışan kadınların yüzlerindeki “çekişmeyi kaybetmiş bir candan kalma son ışık” olarak adlandırdığım parıltıya bakmadan önlerindeki kağıtlara, bilgisayar ekranlarındaki ara yüzlere daldım. Çok zavallı bir hâlleri vardı. Yaşama amacı olmayan, hedef, ideal, gelecek yoksunu her insan gibi değer verdikleri tek şeyin işleri olduğunu söyleyen kimselerdendiler. Koruma memurunun bakışlarından nefret ettim. Bayağı bir televizyon şovuyla insanların hafızasında yer etmiş, ömrünün sonuna dek bu gazla gidebilecek bir ekran siması gibi davranıyordu. Sanki içerideki tüm dezavantajlı gruplara ait bireyler ona gizli saklı bakıyorlardı, o da gişe işlemleri sırasına giren her sistemlinin gözlerinin en azından bir saniyeliğine de olsa yüzünde gezindiğini bildiğinden çakma pozlar keserek çapı dairesindeki hükümranlığını sabitlemeye çalışıyordu.


Makbuzumu dörde katlayıp cebime kattıktan sonra yola koyuldum. Her köşe başındaki alan polislerinden kaçmak için yolların kıvrılmadığı sokaklarda gezindim durdum. O kızlara niçin kaçtığımı anlatamadığım için kendime kızıyordum. Şöyle diyebilirdim:


“Kızlar, şimdi beni iyi dinleyin. Bu polisleri hiç sevmiyorum. Yanımdan geçtiklerinde içimde olan bitenden haberdar olabilmek için bana psikolojik bir baskı yapıyorlar. İyi polis kötü polis oynadıklarını söylemiyorum size. Kendimi sanki açılmak zamanı gelmiş bir mevsim içindeki çiçek yapraklı bitki gibi hissediyorum. Yolunup koparılmaya müsait bir çiçek gibi. Onları görmeye dayanamıyorum. Yetkileri kısıtlanmıyor, fazla ileri gidiyorlar, ta dibime kadar giriyorlar. Yanlarında ne özelim kalıyor ne gizlim saklım ne de beni ben yapan, en derinlerde sakladığım fikirlerim. Onları açmak istemiyorum, ama soyunup dökülmem gerektiğini söyleyen bir amir başımda dikiliyormuş gibi geliyor bana. Bu kadarla da kalmıyor. Onları sevmiyorum. Her zaman dezavantajlı olduğumu, vergi ve harçlarla depozitomu ödemem gerektiğini, buraya ait olmadığımı başıma kakıyorlar. Saklamak istiyorum, ama vereceksin, açılacaksın, göstereceksin, diyorlar. Bu benim sesim işte. Beni anlamak zorundasınız. Sistemliler olarak onlara vergi ödemek zorundayız, yoksa boynumuzu vururlar, nefes alma sayımızla oynarlar, gıda takviyesi alamayız, belki de sınır dışı ediliriz.”


Böyle derdim ve hikâyenin tamamını anlatmadan bakalım acaba peşime takılacaklar mı diye arkama bakmadan oradan ayrılırdım. Muhakkak peşime düşmezlerdi, anlattıklarımla tatmin olurlar ve öykünün bu sadece zararsız kısmını duydukları için paniğe kapılmadan yollarına devam ederlerdi. Duymak isterler miydi tamamını? Sanmıyorum. Bunu isteselerdi şunu duyarlardı:


“Evet güzel kızlar, durum bundan ibaret. O dili öğrendiğim günden beri insan soyundan saklayabildiğim sırlarımla kendime has bir hayat kurguladım zihnimde. İçimde bir yerde sakladığım o fantastik dünya, bir zamanların çizgi film kahramanlarının gözüyle görmemi sağladı evreni. Bir çocuğum ben. Büyükler gibi olamadım. Geçmişimde sakladığım beni büyütmedim, öldürmedim, sadece dondurdum. Orada sakladıklarım alan polisinin niçin umurunda olsun? Bu bir suç mu? İçeri girmek istiyorlar, yaşadıklarımı, sakladıklarımı, bildirmediklerimi öğrenmek istiyorlar. Fakat görüp görebilecekleri sadece normal statüsü olan birkaç anıdan ibaret. Basit olaylar yani. Mesela babamla yaşadığım bazı olaylar. Bir keresinde babam elinde yanan sigarayla bir gaz tüpünün tıpasını açmaya çalışıyordu, ona alevle yaklaşılması hâlinde akla hayale gelmeyecek sonuçların baş gösterebileceğini söyledim ve tepki aldım. Babam bana kızıyordu, çünkü kendimi çocukluk döneminde saklamıştım. Alan polisi beni başka suçlarla da yakalayıp içeri tıkabilirdi. Mesela düşünmeyi reddetmek. Bu durumu bir müslümanın domuz etine yaklaşmak istemeyişine benzetiyorum. Ben de insanlara has olan belirtileri tekrarlamak istemiyorum. Düşünmeyi de reddedebilirim, ama bunun sonuçları olur. Bazen denedim. O zaman erken bunayan bir hasta, doğaya salıverilme aşamasında zihnen ve fiziksel olarak kilitlenen bir hayvan gibi hissettim kendimi. Düşünmeyi reddeden bir insanın hayatta kalması kolay olmuyor. Benim gibi bir dezavantajlı grup elemanı içinse anlaşılabilir bir tercih bu.”


Bunu kimse anlayamazdı. Zihnimi onlara açamazdım, içeride sakladıklarımı sere serpe önlerine sürersem ya benimle alay ederler ya da kopuk ve saçma sayıklamalı fikirlerle kendimi yedeğe almamı sağlamak istediğimi düşünürlerdi. Borcumu ödeyip ödevlerimi yerine getirdikten sonra elimdeki yıllık makbuzumla oflaya puflaya kalabalığa karıştım. Söylenen insanlar görüyordum. Bir tanesi, bin defa havlamaktansa bir defa ısırmayı yeğlerim, derken bir diğeri insanın en büyük düşmanı en yakınındakidir, diyerek arkadaşına dokundurmaya çalışıyordu. Bense alan polisinin olmadığı bir sokağa karışmak için hızlı adımlarla bu kalabalık caddeden çıkmaya çalışıyordum.


Her seferinde onlardan ne sakladığımı kendime sorardım. Şöyle derdim: “Be Cumhur, hayatın bir anlamı yok işte. Göçmen statüsünde yaşıyorsun, kazandığının çoğunu vergi olarak dünyalı insanlarla paylaşıyorsun. Dezavantajını avantaja çevirebilmen için senden fırsat ve şans yıldızlarını esirgeyen bu insan soyu içinde hasbelkader yaşayarak bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyorsun. O dili niçin öğrendin? Alan polisinden ne saklıyorsun? Düşüncelerini niçin açamıyorsun? Sırlı bir bilgi mi sakladığın? Yoksa gizlenmesi zaruri bir haber mi içinde taşıdığın ve ağırlığına rağmen bir türlü içinden atmak istemediğin? Onlar çubuklarıyla başını taradıklarında hızlı adımlarla tepelere tırmanan birini görüyorlar. Sonra hava durumunu iyi hesap edemeyen bu zatın bir kamyoneti durdurduğuna şahit oluyorlar. Sen kamyonetteki şoföre işaret ediyor ve kendini şehir merkezine kadar atıp atamayacağını soruyorsun. Çünkü yağmur bastırdı ve sudan çıkmış balığa dönmek istemiyorsun. Adının Ozan olduğunu söyleyen bu kel kafalı çocuk yaşça senden ufak olmasına rağmen seni bir kardeş olarak görüyor ve bağrına basıyor. Evinden merkeze kadar yürüdüğünü, bu yağmur altında yine yuvana ulaşana dek tabana kuvvet diyeceğini öğrendiğinde ön konsoldaki bozukluklarla dolu kül tablası içinden iki lira çıkarıp eline tutuşturmaya kalkıyor. Sen bu parayı almanın ayıp sayılacağını söylüyorsun ama o cebine attığı elinin geri çevrilmesinin kavga sebebi sayılacağı şeklinde bir karşılık veriyor sana. Yol parası olarak kabul ettiğin iki madeni bozukluğu otobüs firmasına yedirmek istemediğin için arka sokaklardan ve yan yollardan evine gidiyorsun, yaya olarak. O parayla da külahta dondurma, kremalı bisküvi ve gazlı içecek alıp yola devam ediyorsun. Bunlar alan polisinin yabancılık çekmeyeceği anılar. Şüphe uyandırmazlar. Tanıdık gelir onlara bu olaylar. Bir keresinde de tarayıcı şu sinyali veriyor: Marketten bir kondisyon bisikleti satın alıyor baban, seni ziyarete geldiğinde. Nispeten zayıf bacaklarını insan doğasına uydurabilmek için çabalayacaksın ve pedal basacaksın. Ama aletin zorluk seviyesi son kademesinde bile klasik dağ bisikletlerinin birinci vitesindeki yükü bacaklarına iletmekte zorlanıyor. Babana yalvarıyorsun, ne olur baba, bu şeyi geri vermenin bir yolunu bulalım, yoksa gözüme uyku girmeyecek, sana yük olmak istemiyorum, buraya ziyaretime gelmen bile ağır geliyor bana. Elini cebine attırmamak isterdim, ama olmuyor. Bir de bu masrafı çıkardım sana. Geri verelim, geri verelim. Baban koşulsuz iade seçeneğinin olduğunu öğrendiğinde hemen sana bildirimde bulunuyor. Ve birkaç gün, o kondisyon bisikletini geri verene dek yemeden içmeden kesiliyorsun. Pazar arabasıyla taşıdığın bisiklet peşinde sabahın köründe babanla buluşuyorsunuz. Baban göçmen ziyaretçi yakınları için tahsis edilmiş misafirhaneden sabahın köründe seninle market önünde buluşmak için ayrılıyor. Sonunda iade tamamlanıyor ve üzerinden büyük bir yük kalkıyor. Alan polisi bunu da biliyor. Ama bilmedikleri hâkim olduğun o dilin tarafınca aklından hiç çıkmıyor oluşu.”


Ne istiyorlar senden? Neyi değiştirir bilmek? Hâkim olmak, yönetmek, tahmin etmek ve kestirmek değil de sonucu tamamen kontrol altında tutmak, bir adın sonrasını ve geriden, tersten, arkadan bakarak geçmişi yönetmek neyi değiştirir? Kabullenmiyorum insanın alışkanlıkla kanıksadığını! Bu yüzden saklıyorum. Bilmelerini istemiyorum. Onlar açık oynuyorlar kartlarını ve kimseden gizledikleri ve sakladıkları bir şeyin olamayacağını söylüyorlar. Saklanacak ve gizlenecek bir şeyinizin olmaması onlarla her şeyinizi sansürsüz, eksiksiz ve kesintisiz bir şekilde paylaşmanızı gerektirir mi? Özel hayatınızı delik deşik ediyorlar. Hâlâ düşünmeyecek misiniz? İnanmayacak mısınız?


İyice uzaklaştım. Bazen öğrenilmiş ve kendi kendini şifreleyen bu dilin deformasyona uğrattığı düşüncelerimin son hâllerinin neye benzediğini görmek için değişmiş ve dönüştürülmüş bu kayıtları geçtiği mekânlara uğrardım. Yine oraya gidiyorum. Tırmanıyorum. Düşüncelerimi koparması için uzaklık ve yalnızlık, yabanıllık karışımı bir tat alıyorum. Bilim adamlarının buluşlar dünyasındaki yerini tartışmak istemiyorum, çünkü sonuçta onlar görevlerini yerine getiriyorlar. Sonuçlar, kullanım alanları ve diğer konular hakkında akıl yormaya ne gerek var? Artık sesli düşünebilirim. Çünkü insandan çok uzağım. Beni kamyonetine alan Ozan isimli çocuğu gördüğüm dönemeçteyim. Bir kenara çişimi yapıp terimi gömleğimin kenarıyla siliyorum. Tuzlu ter gözlerimi açamamamı sağlıyor, susuyorum, durmak istemiyorum yine de. İçimden bir ses konuşmalarımın duyulduğu yönünde telkinler veriyor. Diyorum ki:


“Ey Cumhur, kim icat etti o şeyi. İcat eden adam ne diyordu? ‘Kalabalık içinde aklıma her zaman kontrol altında tutamadığım bir şeyler geliyordu. Bazen benimle alakası olmayan şeyler. Mesela bir Prag seyahati, kilisede günah çıkartan bir çocuğun görüntüleri, moleküler biyoloji ve genetik okuduğu için kızların ilgisine mahzar olamayacağını düşünen bir delikanlının kızıl saçlarını nasıl boyatacağı derdine çare aramaktan derslerinden geri kaldığı ve falan filan konular hakkındaki başka şeyler. Bunlar hakkında niçin aklımda şimşekler çakıyordu? Duymak yeterdi, ama duymuyordum, sadece kablosuz veri paylaşımı yapan mobil cihazlar gibi hissediyordum kendimi. İş buradan başladı işte. En sonunda alan polisi çalışmaya başladı. Şeffaf bir görüntü alımı gerçekleşiyordu. İnsanların kaygıları şekillendiriyordu çevreyi ve sosyal katmanları. Korkusu olmayan insan suça karışıyor, ileri gidiyor, çizgiyi aşıyor, saklanıyor ve kanuna karşı geliyordu. Alan polisi onların düşüncelerini evcil bir hayvan sahibinin sadık dostu köpeğini uysallaştırması gibi şekillendiriyordu. Kimse teşhircilik yapamıyordu, hırsızlık eylemini aklından bile geçirmiyordu, küfürlü sözlerin üzerini çizmek herkes için ekmek su gibi kaçınılmaz ihtiyaçlar listesinin ilk beş maddesi içinde yer almaya başlamıştı. Alan polisi düzeni sağladı.’ Böyle söylüyordu.”


Zihnime girmelerine engel olmuyordum, sadece şifreleyici dil sayesinde olayları, anıları ve geçmiş girdileri, hafıza kaydını uyarlanabilir oluşları nedeniyle şekilden şekle sokabiliyordum. Onlar gerçeğe her zaman uzak kalıyorlardı. İnsanlar gibi gözükmüyordum. Tipik bir uzaylıydım. Yabancı ve göçmendim. Vergi veriyor, ara eleman olarak çalışıyor, beyaz kuşak vatandaşlığımı en asgari yaşam düzeyinde tutmak için çalışmam emredildiğinden onlar gibi olmaya özenmiyordum. Durum bundan ibaret. Öğrendiğim şifreleyici dil sayesinde beynimin içinde olanları farklı şekillerde görüyorlardı.


Peki neyi saklıyordum ben? Neyi görürlerse yakayı ele verdiğimi düşünecektim? Zihnimdeki hangi gizli ve şekli değiştirilmiş olay enselendiğimin resmi olacaktı? İçeride olanları bir ben biliyordum, kapıları bir ben tutuyordum, geçip geride kalmalarına da bir ben izin veriyordum. Artık onlardan yeteri kadar uzaktaydım. Çok uzakta. Bir transit minibüsün korna çalarak dar toprak yollarda gezindiğini görüyordum. Üstünde tren yolu olan üç metre yüksekliğindeki bir köprünün altından geçtim. Çeşmesi açık kalmış bir borudan akan sudan içtim. Cehennem sıcakları başlamıştı. Eleştirilmeye ya da dışlanmaya hazır olmadığımdan, düşüncelerimi bir kefeden alıp diğer bir rafa yerleştireceklerinden emin olduğum için onlara ser veriyor sır vermiyordum. Başımın üzerinde eşek arısı gibi vızıldayan o demir çubukların olmadığı bunun gibi yerlerde, tahtadan bir futbol direği, suyu akan bir çeşme, bir köprü aklıma kazınıyordu. Medeniyetten uzak mahallelere taşıtla erzak taşıyan böyle ailelerle karşılaştığım da iyi oluyordu hani. Ne içeride ne de dışarıdaydım. Arabadan satılmak üzere bilerek sarkıtılarak uzatılan sucuk salam cinsinden hazır et ürünleri ve çömelerek kapıdan başını çıkartan satıcının büyük kızı ürpertmiyordu beni. Yola devam ettim. Yol kenarında penis büyütücü bir iksir kutusuna rastladım, inşaatla ilgili olabileceğini düşündüğüm bir diğer atılmış ürünü elime alıp inceledim. Aynalara takılan süngerden küp şeklindeki başka bir eşya gel beni al diyordu. Burnumdan boğazıma kaçan zehirli gazlardan kurtulabilmek için hızlı adımlarla yoldan çıktım. Dar gömleğim belimi dik tutmamı engellediğinden sırtımın altındaki çukurluk ağrı başlangıcına uygun bir baskıyla kendini belli ediyordu. Oturmak istedim. Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp enerjimi kuru otlara verdim. Renkli çekirgeler ve karınca orduları arasında otları çiğneyen parmaklarım uyuşmuş gibiydi. Burada alan polisi yoktu işte. Artık sesli konuşabilirdim.


“Ne olmuş yani size içimi dökmezsem?” diye bağırdım. Belimi dik tutmak çukurdaki baskı birikimini azaltmıyordu. Sırt üzeri uzanıp bekledim. Birilerinin karşıma çıkıp kendisine ne dediğimi sormasını ister gibi, başımı kavga edercesine dört bir yana çeviriyordum. Sanki ağzını açacak olana, üzerime yan bakarak bir anlığına yürüyecek kişiye saldıracak gibiydim. “Güleyim bari,” dedim. “Ne görüyor sanki ellerindeki aletler. Ben söyleyeyim. İki kafadar geziniyor. Sonra ileride üç kişilik bir grubun sarhoş bir adamı itekleyerek yere devirdiğini görüyor. Olaya ben müdahale ediyorum. Parkemi omzuma atmışım. Araya giriyorum, adamları ayırıyorum. Sarhoş adamın koluna yapışıp bileklerinden geri çekiyorum. Sonra yoluma gidiyorum. Ne var yani bunlarda? Herkes böyle şeyler yaşayamaz mı?”


Geçmişimi saklıyordum, alan polisinin gözünden kaçırmaya çalışıyordum bunları. Farklı bir zamanda yaşayan insanların karşılayıp normalleştiremedikleri bir çağda olmalarına benzer durumlar yaşıyordum. Okul yıllarından kalma hatıralarımı anarken hava boşluğuna parmaklarımla harfler karalayışımı, öğretmenlerimin benim tahtaya kalkmak için işaret yaptığımı düşünüşlerini aklıma getiriyordum. O zaman çaktı işte bu fikir. İnsanların yaşadıkları ve içinde bulundukları, ait oldukları zamana hapsolmamak için yönetip idare edebileceğim her şeyimi bu yönde değiştirecektim. Bu dünyada yabancı ve göçmen statüsünde olsam da, uzay şileplerinde kaçak olarak sınır aşıp hayat hakkı tanınması için ödenmesi gereken bedel vergilerini tıkır tıkır ödesem de, içimdeki o geride kalıp durmayı isteyen saatin sesine kulak vererek onların zamanından sarkıp başka zaman dilimlerinde yaşayacaktım. Bu benim kendimi koruma mekanizmalarımdan biriydi. Beynimin içinde olan biten bunlardan ibaretti. Beni bunun için suçlayıp yargılayabilirler, gözümün yaşına bakmadan hapse atabilirlerdi. Bir durakta otobüs beklerken, yanımdaki yaşlı kadının beş dakika sonra taşıtın önünde belireceğini bilmesi, benim zihnimde kaymaya ve durmaya uğrayan zaman silsilelerinin yanında bir önemi yoktu. Onunla taşıta ilk adımı kimin atacağı üzerine tartışabilirdim, belki ona içerideki tek boş koltuğu da verebilirdim, önce davranarak. Ama bu sorun değildi. İnsanların içindeki saat bana uymuyordu. Kendimi beyaz ırkın içindeki son köle gibi hissediyordum. Bana uyan ne vardı? Bana uyan neydi? İşte hamburgerimi sipariş etmiş ve bekleyişe geçmiştim. Benimle aynı anda mönüsünü uzatıp garson kızın mini eteği altından sırıtan haylaz üniversite öğrencisi de oyalanacak bir şeyler bulmuştu. Zaman geriye doğru akıyordu. Saat geriye doğru ilerliyordu. Dört buçuk dakika kalmıştı. Sonra üç dakika, iki dakika ve nihayetinde altmış saniye. Onun zihninin içindeki saniyeler yamaçta ayağını taşa takarak devrilen, tepetaklak yuvarlanarak aşağı düşen adam gibiyken benim zaman kayışlarım devrelerini yakmış duman çıkaran bir elektronik alet gibi koku yayıyordu. Bu olacak iş değildi. Kimse bunu yapamazdı. İnsan denen yaratık zamanı adil ve eşitlikçi bir şekilde paylaşmalı ve yükü birlikte omuzlamalıydı. Benim beynimdeki zaman kayması olayıyla o öğrencinin mini etekli kısacık düşünceleri karşılaştırıldığında, beş dakikalık bir ön sevişmeyle bütün bir gece süren sonsuzluğun kıyaslanmasını akla getiriyordu. Ben orada değildim. Saati geriye doğru kurmuş başka zamanlarda gezinirken onlar tercih ettikleri üzere şimdiki zamanın kısa atımlı minik ve en küçük değerli birimleri üzerinden hayatlarını tanımlıyorlardı.


Yasa dışı bu eylemleri görmemeleri için öğrendiğim dille sansürlediğim yaşanmışlıklarımı alan polisinden gizlemek için uzak durmak gerekiyorduysa toplumdan, kaçmayı da becerebilirdim. Ön tırnaklarımdan biri kopmuştu, adımlarımın bu çukurlu tümsekli toprağa uyması için hızımı azaltmıştım.


“Bunun neresi suç?” dedim. “Yani benim zaman atımlarımla onların saatleri bir noktada çakışmıyorsa, neden ben suçlu olayım? Zihnimdeki karakterlerin kendi zamanları var, kollarındaki ve evlerinin duvarlarındaki saatleri görünen gerçekliğin vaktine göre ayarlamıyorlarsa bunda benim ne gibi bir kabahatim olabilir? Onları orada ben besliyorum. Kendilerine ait bir dünyaları var. Kimse karışamaz, yönetemez onları. Çubuklarını başımın üzerinde gezdirdiklerinde, evvelce yaşanmış olayların baş kahramanlarının ait oldukları bir zaman dilimi üzerinde yürümediklerini görecekler diye endişelenmeli miyim? O insanları tanıyorum. Ne fark eder hangi zamana ait oldukları? Alan polisinin korkusuna anlam veremiyorum. Benim kopyalanıp taklit edileceğimi düşünecek olabilirler. İnsanlar kendi zihinlerindeki olayları tutan karakterlerin zamanlarıyla oynamak isteyebilirler. O zaman her şey birbirine girer. Şunu belirtmem gerek, unutmuş değilim. Böyle bir tehlikenin olasılığını akıllarına getirebilecek kabiliyette değiller. Bunu sadece ben dillendiriyorum. Görev ve yetkileri sorumluluk dairesi içinde. Akıllarına gelmemesi için onlardan uzak durmak da hiç anormal bir durum değil. İnsanlar yakın komşularının ne zaman tatile çıktıklarını, çocuklarının hangi ayda doğduğunu, eşleriyle hangi mevsimde karşılaştıklarını bilmek istemeyecek duruma gelebilirler. Özenebilirler bana. Şimdilik bunun böyle olması daha iyi. Alan polisinin zihnimdeki kaygan zaman kolları üzerinde durmaması, şifreleyici yabancı dilimle perdelediğim olayların gerçekliklerini kafalarına takmamaları, bir adım sonrasını hesap etmemeleri gerek. Ben önce onlar için endişeleniyorum. Bir polis sorun istemez. Daha doğrusu kelle koltukta gezen her güvenlik görevlisinin akşam eve tabut içinde postalanmamak için dua ettiğine inanıyorum. İçlerinden biri bunu sezmişse bile beni rahat bırakmasından tehlikenin farkına vardığı sonucunu çıkarabilirim. Devam et, yoluna git, karışmıyorum sana, seni görmezden geliyorum, diyerek yayılmaya set çekmek istemiş olabilir. Korkusunun nedenini anlamak olası değil. Çünkü güzel olmasaydı ben kullanmazdım. Devamını getirmiyorum. Çünkü devamında çoklu bir oyun alanı, karşılıklı sahnelenecek bir tiyatro olmak zorunda. İçimde sakladıklarım şimdilik zihnimin sınırları berisinden aklımı oyalıyor. Bir çeşit bilgisayar oyunu gibi. Küçükken yaptığım gibi havaya şekiller çiziyorum, onları ben görüyorum, ben anlamlandırıyorum, ben biliyorum.”


Bir keresinde o polislerden biriyle yüzleşme konuşması öncesi karşılıklı görüşmek istemiştim. Söyleyeceklerimden birini ihbar edeceğimi düşünmüştü. Yanına gittim. Göbekteki seyyar merkezi karakollardan birinin kapısına yaslanmıştı. Pantolonlarının paça lastiklerini bağlarken arkasından yanaşıp çözümleyicinin sarkan demir ucuna dokunmak istedim. Doğrulup silahına davranmak isteyen bir suçlunun kolunu kapar gibi önüme atlayıp elimi sıktı. Bu onun merhaba deme yöntemiydi. Ama o zaman ağzımı açamadım. Denemenin ne sakıncası var. Belki faydalı bir buluştur.


Üç Gün Sonra


Geri dönmeye karar verdim. Benimle dalga geçtiler. Kafa filmimi çektiklerini, bunu ben fark etmeden yaptıklarını, görüntülerin normal ve temiz çıktığını söylediler. Onlara hiç bilinmeyen bir görsel dille şifrelediğim olayların pek tabii ki aletlerinin alarmını devreye sokmayacağı bilgisini verdim. Ne dediğimi anlamadılar. Yanımdan geçip gittiler. Madem göçmenlik statümden, beyaz kuşaklı ara eleman kadromdan, Dezavantajlı Gruplar Daire Başkanlığı’na ödediğim vergilerden memnun değilmişim, o hâlde gidebilirmişim.


“Gitmeden önce size bir şey söyleyeceğim,” diye bağırdım. “Ben yalan söylemiyorum. Elinizdeki alet beynimin içindeki şifreli görselleri seçebiliyor sadece. Onların arkasındaki gerçekse bana kalmış. Sizin görmek isteyeceklerinizi gösteriyorum size.”


“Bu doğruysa bizim aşk böceği senin zihninin filmini çekmekten memnuniyet duyardı varlık. Ama görüyorsun ki çekim işlemini bize bıraktı.”


“Saçmalık. Sizin ne görmek isteyebileceğinizi tahmin ediyorum. Ama işinizi doğru yapsaydınız beni tutuklamak zorunda kalırdınız.”


“Niçinmiş o?”


“Çünkü zihnimdeki perdelenmiş gerçekliğin doğruluğu şüpheli. Hayır hayır, bir idamlık, eylemlerini gizlemeye çalışan bir suç öncesi faili değilim. Madem öyle, bilmeniz gerek. Zihnimdeki olayların zamanları yaşanmışlıklarının paralel uzantılarıyla dakikası dakikasına çakışmıyor. Mesela az önceki bağcık bağlama sahnesini yirmi yıl öncesine hapsedebiliyorum. Yaşanmış ve hatırımdaki tüm olayların zamanlarını değiştirdim.”


Dönüş yolunda mekiğin gövdesinde titreşen düşey yönlü atımların başımı dayadığım camdan bedenime naklini duyumsarken şifrelenmiş gerçekliğimin arka planındaki imajlar dünyasının sırrını aslında kimsenin çözemeyeceğinin farkına vardım. Bu düşünce bana birden geldi. Nasıl bir yöntem uygulamıştım? Hatırlamak istemediğimden mi, kendilerinden utandığımdan mı yoksa bilinmeleri bir suç teşkil ettiğinden mi bilinmez, kapalı zihnimin kalın duvarları ardında saklanan zaman kalibrasyonu bozuk düşüncelerin alan polisinin gözünden kaçması için uğraşıyordum.


Geri dönüşümün nedeni artık hatırlayamama ihtimalim olan yetmiş yedi haneli bir şifrenin kilit kodumdaki ekran yansımasına yeterince tanıdık gelemeyeceğim fikriydi. Geri plandaki her şey arapsaçına dönmüş olabilirdi. Yarattığım dilin sözlüğündeki harf başlıkları altında saklanan şifrelenmiş birkaç hatıranın benliğimi kişiliğime yabancı hâle getirmesi demek, kendi gezegenime indiğimde, yabancılaşmış çevremin, tanıyamadığım düşmanımsı gözlerin, kaçamak bakışlardan cesaret alarak çatılan kaşların ayaklarımı geri geri sürüyeceği anlamına gelirdi. Başımın üzerinde gezdirilen demir sopalar, kulaklarımda çınlayan bir uğultu, gözlerimi sıktığımda ve uyandığımda yok olacaklarını bildiğim kâbuslar geride kalmıştı. Artık göç yollarında ömür tüketen bir muhacir olmaktan öte bir varlıktım.


İnsana benzemediğim için şükrettim. Kilidi kaldırıp zihnimdeki yapay dili yeniden öğrenmeye başladım. Kullanmadığım için, tekrar etmediğimden, tek sahibi tarafından bile unutulmaya yüz tutmuş bu dile yeniden can verdim. Hatırladıkça kapaklarını kırmış bir barajdaki azgın birikinti suyunun taşmasına benzer şekilde hareket olarak beliren düşünceler bana canlılık verdi. Evet, işte şimdi azat edilmiştiler. İstedikleri yere gidebilirlerdi. Yer ve yön tayin etmeye gerek yoktu. Saklanmaları da gereksizdi. Öten demir çubuklar, resmi üniformalarındaki parlak rozetlerin gözlerimizi alması için yönlerini güneşe verip meydana akın eden alan polisleri ortada yoktu.


Evet dinliyordum. Yeni doğmuş bir bebeğin mırıltılarını andırıyordu. Toprağı öptükten sonra gözlerimi dikey rota koordinatı haritası üzerinde tatil planı yapan bir çifte diktim. Nasıl karşılanacaklardı? Yanlarına sokulmalı mıydım? Bagajlarına eğildiler. Uzun boylu ve çift tırnaklı olanı boynuzundan destek alarak eşini aprondaki kulelerde beliren portakal renkli ışığa bakmaya zorladı. Göz ucuyla seyrediyordum ben de ve nereye gideceklerini anlamıştım. Ateşlenen roketler kulaklarımdaki büyük uğultunun tuzu biberi olmuştu. Yukarı baktım. Çiftin mekikleri yalpalanan bir Amerikan futbolu topu gibi döne döne yükselirken ani bir manevrayla yana yattı, hızlandı ve kayboldu.


Yürümeye başladım. Işık tabelalardan birinde ismimin yazılı olduğunu gördüm. Dört yüzlü şeklindeki bir kara taşıtının açık kapısından iç sesime hitap eden bir çınlamayla adımı çağıran bir baş uzandı. İhtiyatsızca gülümsemek gereği duydum. Sesi “Hoş geldin oğlum!” diyordu. “Baksana babası, bu bizim yeni oğlumuz.”


O arada üçüncü çocuk olduğumu, hekimlerin isimlendiremedikleri bir genetik bir hastalıkla doğduğumu öğrendim. Yeni yeni yürümeye başlayan bir fil yavrusuna benzetilmem gerekliymiş, ancak yeterince semiremediğimden tıbbi destek ve serum yoluyla beslenme tedavisi uygulanmalıymış bana.


“Babası baksana oğluna, tam da bir nur topu.” Babam ümidini bana bağlamış gibi durmuyordu. Sağ el bileğindeki atardamardan sarkan bir hortumu burun deliklerine sokup grimsi renkteki o yoğun dumanı içine çekti. Damızlık hayvan seçer gibi cinsel organımı iki mandalla bir ipe tutturup beni soymaya başladı. O zaman bunun daha başlangıç olduğunu anladım. Ben böyle doğmuştum. Aldığım ilk nefes ciğerlerime batmaya başladı. Dünyayı düşündüm. Düşük basınçlı toz zencefil rengindeki atmosfer altında sendeleyerek annemin kucağında uyuyakaldım. Yarattığım dili, şifrelenmiş düşüncelerimi, alan polisinin takibinden kurtulabilmek için yakayı kurtarabilmek için attığım adımları hatırladım. Yeni doğduysam zihnimdeki o hikâyeler nereden geliyordu? Onlar hiç var olmadılarsa, kesinleşmiş bir zaman damgaları yoksa ya da kalibre edilmemiş dünya zamanında parolası bende saklı bir dille ezberlenmişse… Demek ki bu bir doğum adetiydi.


Son hatırladığım kör bir makasla kanlı canlı bir doku hortumunu kesmeleriydi. İşte o zaman annemden ayrılmıştım.



Mustafa Bilgücü

356 görüntüleme
Schoolgirl with Books