Schoolgirl with Books

Aşkın Mezuniyet Gecesi - Zeki Bakıtkal




Yağmur damlalarının tren camındaki damlacıklarına karşılık yüzümde de terimin damlacıkları vardı. Terlememin heyecandan mı yoksa vagonları ısıtmaya çalışan gürültülü klimalardan mı olduğu ikilemine son veren ayrıntı, diğer insanların soğuk ve üşümüş yüzleriydi. Heyecanlıydım. Adana-Mersin arasında sayısızıncı seferini yapacak makinist, şubat akşamının olabildiğince rüzgârlı ve bulutlu tutumunu trenin kapılarını kapatarak bir nebze olsun engellemişti. Kalkmakta olan trene son anda koştur koştur yetişenler, meraklı gözlerle vagon koltuklarına bakıyor ve boş bir yer bulma ümidiyle küçük küçük adımlarla vagon içerisinde tek sıra halinde ilerliyorlardı. Yavaşça hareket etmekte olan trene yetişemeyenler ise on beş-yirmi saniyelik geç kalmışlıklarına değil de kendilerini gördüğüne inandıkları makinistin lütfedip de durmayışına kızacaklardı. Çünkü insanlar hatayı her durumda önce başkalarında arar, kendilerine acımak istediklerinde veya kendilerini erdemli addettiklerinde suçlarını kabul ederlerdi. Yani bizler, suçlarımızı ve hatalarımızı kabul ederken dahi bencil davranmaya meyilli yaratıklardık. Elbette ki her sosyal bilimde olduğu gibi tüm insanlar için geçerli olmayan bu durum psikolojide ‘yansıtma’ konusunda incelenmekteydi.


Kulak üstlerine dökülmüş kır saçlarıyla, özensizce uzamış grimsi sakallarıyla Zafer Hoca geldi aklıma. “Hayatın her bir noktasından psikolojik bir tahlil çıkarabilirsiniz.” demişti. Haklıydı. Attığımız her bir adımın, yaptığımız bir eylemin hatta kuracağımız cümlelerde hangi kelimeleri kullanmaya özen gösterdiğimizin bile psikolojik bir altyapısı, bir geçmişi vardı. İyi adamdı Zafer Hoca. Fakülte birincisi olarak kürsüye davet edildiğimde diplomamı bölüm başkanı olarak kendisi vermiş ve tebrik ettikten sonra “Seni yine aramızda görmek isteriz.” demişti.


Olabilirdi. Belki...


Fakat Nihal ile sonumuz böyle olmasaydı şayet. Bir iki yıl daha Mersin’de ve Mersin Üniversitesinde yaşamak, belki de ömrümün sonuna dek bu üniversitede çalışmak beni psikoloji hocasından çok psikolojik olarak incelenmesi gereken bir hasta yapardı ancak. Mezuniyetten sonra diplomamı almaya geldiğimde bunu çok net bir şekilde tecrübe etmiş, özellikle fakülteye girişimde dayanamayıp Nihal’in Sude ile beraber oturduğu sıraya oturup ağlamıştım. Kat hizmetlisi beni görüp sessiz sedasız sınıfın kapısını tekrar kapatmıştı. Ve o günden beridir üniversiteye gitmekten öte Mersin’e dahi adımımı atmamıştım. Şimdi ise yaklaşık bir saat sürecek yolculuğum sonunda kendimi yeniden acı-tatlı hatıralarımın var olduğu Mersin’e bırakacaktım.


Dostluklarım, kavgalarım, Antepli arkadaşımla aç kaldığımız kimi günler, bazense -özellikle bursluluk paramızı aldığımız gün- milyonerler gibi hovardaca eğlendiğimiz saatler ve tabii ki Nihal. Şöyle bir düşündüğümde, yaşadığım onca anının ve olayın aslında Nihal’le geçirdiğim bütün anılarımın birer arka planı olduğunu anlıyorum. Sanki üniversite, dersler, arkadaşlıklar, kırgınlıklar… Hepsi Nihal ile geçirdiğim zamanların birer figüranıydı. Ana karakter ve olay örgüsü sendin Nihal. Her şey senin içindi.


İki kuşaktan beri Mersinliliğinin getirdiği güzelliğiyle tam bir Akdeniz kadınıydı. Kumsalı andıran renkteki teni ve elli iki kat gibi uzun boyuyla insan kalabalıklarının arasında hemencecik belli ederdi kendini. Yüzme bilmeyen insanları dahi denize davet eden gözlerinin maviliğini Mersin’in hiçbir koyunda bulamazdınız. Güldü mü berrak, bulutsuz bir gökyüzü gibi aydınlatıverirdi karanlık ortamları. Kumral saçları bir sandal gibi omuzları üzerinde yüzüverirdi.


İşte şimdi, aradan geçen iki yılın ardından, o bana deniziyle, kumsalıyla, gökyüzüyle meydan okuyacak; ben ise onsuz geçirdiğim onca zamanın hasret yükünü sırtlayarak içimde bunca zaman beslediğim kızgınlığımı Nihal’e sarılarak çıkartmamaya çalışacaktım.


“Seni bir arkadaş olarak çok seviyorum Cüneyt. Aynı zamanda psikoloğum olarak da. Ama bunların ötesinde başka bir sevgiyi besleyemiyorum ne yazık ki.” diye başlayan, karşılığında cevap veremediğim; cevap vermemi beklemediği iki yıl önceki son buluşmamızın kızgınlığı. Ağzından çıkan her kelime canımdan çıkmışçasına vücudumun her yerinde acı hissettirmişti. “Denedik, daha doğrusu denedim. Sana âşık olmayı, elini hiç bırakmamayı. Fakat insan yanılabiliyor düşüncelerinde, duygularında. Bunu en iyi ikimiz biliyoruz. Sen bir arkadaş, bir dost olarak çok iyi geliyordun bana. Kendimi yanında güzel, mutlu hissediyordum. Üstelik seni sevdiğimi söylerken de yalan değildi. Gerçekten, cidden seviyordum. Fakat Çiğdem Hocamızın da dediği gibi ‘Aşk hazzı, dostluk duyu hazlarından oluşmuştur.’ Ben biraz bu dostluğa kendimi fazla kaptırdım ve bunu aşk sandım. Biliyorum ne desen haklısın, suçluyum fakat... Üzgünüm Cüneyt, böyle olmasını hiç istemezdim.” diyerek konuşmasını bitirip son kez elimi sıktığında, mezuniyet balosundan fakülte birincisi olmuş idealist ve gururlu bir genç olarak değil, okunulan dört yılın sonunda sanki tüm derslerim, sınavlarım geçersiz olmuş da beni mezun etmemişler gibi ayrıldım. Gözleri yaşlı annem ile gözleri gururla parlayan babamın yanına gidip “Gidelim!” dediğimde babam ne olduğunu anlamamış; annem ise Nihal'le durumumu bildiğinden vaziyetimi anlamış ve babamın “Ne oldu oğlum?” sorularını yarıda kesip arabamızın yolunu tutmuştuk. Mersin Üniversitesi psikolojiden mezun, aynı zamanda aşk denilen üniversitenin ayrılık bölümüne en yüksek acıyla yeni kayıt olmuştum hiç istemeyerek. Aradan iki yıl geçmişti ve ben Nihal’i sevme derslerimi hiç aksatmadan A’şk A’şk ile geçmiştim. Ellerinde filizlenmesini istediğim bir tohum olarak götürüyordum kalbimi. Nihal artık beni mezun etmeliydi.


“Bilet Kontrol.” diye yanıma yaklaşan TCDD üniformalı adamı fark etmedim. Ceketimin cebinden biletimi çıkarıp, elindeki cihaza doğru tuttum. Cihazın biletime çıkarttığı onay sesinden sonra diğer yolculara doğru giderken kondüktör, ben ikimizin de yakın arkadaşı olan Sude'nin düğününe değil, Nihal’e gidiyordum; içimde sayısız kestiğim biletlere bir onay sözü söylemesini umarak.


Yenice ve Tarsus'ta ne zaman durduğumuzu hiç hatırlamıyorum bile. Sol tarafta beyaz bir plakanın üstünde mavi harflerle Mersin yazısını fark ettiğimde, yolcular sıraya girmiş inmeyi bekliyorlardı. Aklımda Nihal'in son sözlerini ve söyleyebileceği yeni sözlerini dolandırıyordum. Derin bir nefes aldım. Yağmur durmuştu. Pardösümün düğmelerini ilikledim. İki yıl sonra ilk defa aynı şehirde bulunmanın verdiği duyguyu, pardösümün kemeriyle karnımda sıkıştırdım. Sude, üniversite yıllarında tanıştığı o zamanlar tıp öğrencisi şimdi ise pratisyen hekim olan Umut’la evlenmeye geçen yaz karar vermişler ve hemen bu kış ayında da yapmaya karar verdikleri düğünlerine unutmayıp beni de çağırmışlardı. O anda da ilk olarak haberin mutluluğunu değil, Nihal'i düşünmüştüm. Sude sanki aklımdan geçenleri okumuştu ve “Ona da bir e-mail bıraktım. Geleceğim diye de cevap yazdı. Hani belki bilmek istersin.” demişti. İçim bir kuş gibi havalanmış; o günden beri beslediğim, uykularımı bölen heyecanımı bir hafta boyunca muhafaza etmiştim. Pardösümün sol cebini kontrol ettim. Sude'ye takacağım yarım altının kare kutusunu elimle hissettikten sonra kendimi Mersin'e, rüzgâra ve Tanrıya bıraktım. Keşke Nihal de kendini bana bıraksa. Hayat ne güzel olurdu.


Tren garının önünde duran sarı taksilerden birine binip şoföre ''Hilton.'' dedim. Şehrin birçok yerindeki Nihal’li anılarımdan, yolumuzun üstüne düşenleri görüp, onları tekrar yaşayabilmek içinse şoförden yavaş gitmesini rica ettim. Eğer yanımda Nihal olsaydı, anılarımıza ev sahipliği yapmış tüm sokak ve caddelere gitmek isterdim. Nerde ne yediğimiz, hangi parkta hangi bankta konuştuğumuz, hangi kaldırımlarda yürüdüğümüz hepsi dün gibi aklımdaydı. Mersin’de anılarımızın bulunduğu bütün yerlerin haritasını çıkarabilirdim. Ama maalesef, yanımda Nihal yoktu


Şimdilik.


Yanımda Nihal olmadan bütün anıları tekrar yaşayacak kadar kendimi hiçbir zaman güçlü hissetmedim. Şimdi ise göreceğim bazı anı yerlerimizi dayanabilir kılacak şey, Nihal’in de burada, Mersin’de olduğunu bilmem olacak. Zaten iki yıl boyunca Adana’dan Mersin’e hiç adım atmayışımın sebebi de Nihal’in Mersin’de olmamasıydı. O, üniversiteden sonra yüksek lisans için yurtdışına gittiğinde beni yalnızlık derslerine kaydettirmişti. Hiç haber alamadan geçirdiğim iki sene boyunca, bir gün telefonumun çalmasını, Nihal'in “Ben Mersin’e geldim, sen de gelsene buluşalım.” demesini hayal etmiştim. Zaman geçtikçe Nihal'in beni aramamasını, yurtdışından hiç gelmemiş olabileceğine dayandırarak avuttum gönlümü. Bir yanım inşallah hiç gelmemiştir diye kendimi rahatlatmaya çalışırken; diğer yanım çoktandır burada olabileceğini düşünüp beni hiç aramamasına içerleniyordu. Düşüncelerden kurtulmak için başımı hafifçe sallayıp, taksi içine döndüğümde; şoför Balıkçı Teknelerinin yolundan gidiyordu. Bir anda ağzımdan bir nara gibi çıkan “Dur!” sesine, şoförün tepkisi sert fren oldu. Biraz endişeli, biraz kızgın gözlerle “Ne oldu?” anlamında dikiz aynasından bana bakıyordu. Özür dileyerek biraz sağa çekip beklemesini istedim. Anlam veremeyerek dediğimi yaparken, bir şey olup olmadığını sordu. “Bir dakika.” deyip kapıyı açtım ve aşağıya indim. Karşıda Nihal’in en sevdiği, ekmek arası balıklarımızı yediğimiz tekne olan Liparis duruyordu. Burada bulunduğumuz günlerden hangisini tekrar yaşamalıydı? Lunapark çıkış olanları mı, midye yarışı yaptıklarımızı mı? Sanki hâlâ orada biz duruyormuşçasına canlıydı hallerimiz. Şoför “Ağabey gidecek miyiz?” diye çekip aldı beni geçmişten. “Kusura bakma bir şey gözüme çarptı da.” diyerek tekrar bindim arabaya. Birazdan stattan geçecektik. O statta Nihal’le birlikte Mersin İdman Yurdu’nun, Adanaspor veya Adana Demirspor'la oynadığı maçları izlemiştik. Biz yenince Nihal’i hafiften kızdırır; yenilgiyi kabul edemez, kızarırdı. Mersin yenince zoruma gitmezdi, severdim Nihal’e yenilmeyi. Küçük, şımarık bir çocuk edasıyla beni kızdırmaya, bütün sevimliliğiyle gıcık etmeye çalışırdı. Ben ise onu hayranlıkla izler, yüreğimi taraftarların meşaleleri gibi kızıl bir sıcaklık kaplar, daha çok severdim Nihal’i. Stadın coşkusuyla beraber Nihal’i kucaklama ve yüzlerce insanın içinde dudaklarından öpme isteğimi bastırmaya çalışırdım. Stada doğru yaklaşırken kendimi tutamayacağımdan korktum ve başımı dizlerimin arasına gömdüm. Camdan etrafıma bakmamaya karar verdim. Şoförün dikiz aynasından benim bu halimi gördüğünü bilmeme kalmadan “İyi misiniz?” diye sordu. Başımı hafifçe kaldırdım. “İyiyim, sadece biraz başım döndü.” dedim. Ve istemsizce, küçük çocukların renkli balonlara bakakalması gibi bordo-lacivert renklerle boyası yenilenmiş stada bakmaktan kendimi alamadım. Aslında futboldan anlamaz, herhangi bir takım tutmazdı. Sadece babasının maç izlediği zamanlar mecburen maç izler, bunun ötesinde tek bir futbolcu ismi dahi bilmezdi. İşte ben, bütün bunlara rağmen Mersin İdman Yurdu’nun bir maçı için bilet almış ve o haftaki can sıkıntısına iyi geleceğini düşünmüştüm. Önce biletlere bakıp “Ne alaka.” der gibi başını sallamış, sonra statta istediği kadar küfür edebileceğini ve böylelikle bir nebze olsun rahatlayabileceğini söylediğimde de “Ne kaybederim ki?” deyip kabul etmişti: “Ne de olsa psikoloğum sensin.”


Ona ne zaman küfür edebileceğini de anlatmıştım. “Mersinli futbolcular ne zaman gol kaçırırsa, Mersinli futbolcuya ne zaman faul yapılırsa veya hakem Mersinli futbolculara ne zaman kart gösterirse istediğin kişiye istediğin kadar sövebilirsin.” dedim. Kendisi için bu bir oyuna dönüşmüş, küfür edeceği zamanı kaçırmamak için maçı da bir umutla takip eder olmuştu. Ve işte o gece, o statta binlerce kişi aynı anda hakeme söverken yanı başımdaki Nihal ağız dolusu babasına lanetler okumuştu. Hiç ses etmemiştim. Nihal’in bu denli canını sıkan kişinin babası olmasına şaşırmış, ailevi bir mesele olduğundan babasının ne yaptığını soramamıştım. Maç boyunca hiçbir şey demeden, maç sonu kendisinin anlatmasını beklemiştim. Ancak ne maç sonu ne de ondan sonraki günlerde bir daha babasından bahsetmemişti bile. Ben de konuyu tekrar açacak cesareti bulamamıştım kendimde. Yalnızca canı sıkıldığı zamanlarda “Bu hafta maç yok mu ya?” diye sorar; varsa direkt bilet alırdım.


Çok az mesafe sonra, Hilton Oteli’nin karşı yolunda inerken; şoföre, taksimetresinde yazan sayının on iki fazlası parayı uzattım. Taksi, gardaki durağına giderken benim de aklım durma noktasına geliyordu. Karşımda duran krem rengi binada Nihal vardı. Az sonra Nihal’in nefesinin yayıldığı salonda, sesi duvarlara çarpıp kulaklarıma dolacaktı. Son hali geldi gözümün önüne, son konuşmasını yaptığı o suçlu ve bir o kadar da kırıcı hali. Şimdi içerde kim bilir nasıldı? Güneş gibi parlak mıydı, yoksa gece gibi sırlı mıydı gözleri? Ayaklarımın titrediğini, arabalardan üstüme su sıçrayınca fark ettim. Sevinçten ağlayacak bir çocuk gibi yürüyordum otele doğru. Pantolonumun ıslanması umurumda değildi, içimde Nihale şiirler yazıyordum:


“Nihalim!

İnci boylum!

Cümleleri öksüz bırakırım konuşursam

kelimeler zaten hep yetim.

Gün hiç doğmamış

hiç batmamış gibi sabit.

Takvimler dünyanın geri kalanı için işledi.

Saatler pillerini tüketmek için çalıştı.

Bense, seni yeniden görmek için yaşadım.

Karşına çıkmak için uyudum, uyandım geceleri.

Ekmek yediysem, su içtiysem senin için.

Gel bırakma kursağımda yaşama hevesimi.”


Salonun girişine nasıl geldiğimi bilmiyorum. Kapıda Sude’nin anne ve babasıyla, tanımadığım ama damadın annesi ve babası olarak tahmin ettiğim şık giyimli bir kadın ve bir adam daha duruyordu. Düğün sahiplerinin “Hoş geldiniz.” diyerek uzattıkları ellerini sıkarken, Sude'nin annesi Funda Teyze şaşkın bakışlarla tanıdı beni. Tatlı bir memnuniyet havasındaki gülümsemesiyle “Ah Cüneytcim, hiç değişmemişsin.” diyerek sarıldı. “Siz de öyle Funda Teyze. Hâlâ genç duruyorsunuz.” diyerek iade-i iltifat yaparken, aklıma Sude ve Nihal’le birlikte iştahla yediğim Funda Teyze’nin börekleri ve kurabiyeleri geldi. Kısa bir ayaküstü merasiminden sonra seremoniyi Sude’nin babası Rıza Amca’nın elini sıkarak noktaladım. Yönümü salonun içine doğru çevirdiğimde, kalbimin atışlarını duyar gibiydim. Yüzümü bir alev sıcaklığı kapladı. Salona göz gezdirmeden önce, salonun ortasında dans eden beyazlar içinde Sude’yi ve şık damatlığıyla Umut'u gördüm. Biraz kilo almıştı Sude. Umut kısa, seyrek saçlarını kulak hizasında uzatmıştı. Birbirlerine yakışıyorlardı doğrusu. Onların adına sevindim. Kendime oturacak bir masa aramaya başlıyorken, arkamda o ince ipek sesi duydum: “Funda Teyzeee.” Sağır olsam dahi bu sesi hissedebilirdim. Arkamı dönmeme gerek yoktu, Funda Teyze’nin “Hayırsız Nihal. İnsan hiç arayıp sormaz mı Funda Teyzesini?” cümlesi, yüreğimi ağır bir top güllesine dönüştürmüştü bile. Nihal, sırtımda senelerce duran bıçağı çekip almıştı sanki.


Arkama titreyerek döndüm. Funda Teyze ve Nihal’i, toz pembe elbiseli, beyaz şapkalı şirin bir kız çocuğunu severlerken buldum. Nihal ince sesiyle “Bu bizim küçük Lina’mız. 10 ay...” Devamını duymadım. Beynim kontrolünü kaybetmişti. Damarlarımdaki kanın çekildiğini hissediyordum. Yüzlerce farklı şekilde hayal etmiştim Nihal’i. Saçları küt veya toplu; kumral, siyah, mor. Hatta kolsuz, bacaksız dahi hayal etmiştim. Ama hiç elinde bir çocukla düşünmemiştim. Aptallığıma kızdım. Safça ve salakça Nihal'in öylece bekar kalacağını, hiç evlenmeyeceğini, en sonunda yine beraber olacağımızı o kadar çok hayal etmiştim ki ikinci bir ihtimal vermemiştim hiçbir zaman. Nihal’in ardından gelecek yabancı bir adamı bekledi gözlerim. Fakat sadece Nihal’in annesi Ayla Hanım geldi. Başka kimse yoktu. Rahatlamalı mıydım yoksa daha ne kadar aptal olabilirim diye düşünmeye devam mı etmeliydim? Orada öylece kalmıştım. Nihal salonun içine doğru yönelir yönelmez ilk beni gördü. Kucağındaki Lina’yla birlikte bana bakıyorlardı. Sayamayacağım bin bir ruh hali içindeydim. Arka planda vals müziği çalıp durmaktaydı. Bir vals müziği ne kadar acıklı olabilirdi ki? İnsanlar hiç vals müziğinde ağlamışlar mıydı? Donup kalmıştım. Bir tek ben mi? Hayır. Dans eden Sude ve Umut, müzisyenler, salondakiler, tüm şehir, evrendeki bütün galaksiler, bütün kâinat…


Nihal'le aramda sadece bir-iki metre vardı. Göz torbalarımın ıslandığını hissettim. Nihal ise tutuyordu kendini. Başıyla kibarca selam vererek gülümsedi tüm masumluğuyla, Lina da tıpkı annesi gibi masum gülüyordu. Boş bir masaya geçtiler. Oturdular. Ben ise kendimi bir yere konumlandıramamıştım. Yalnızca bu salonda değil, dünyanın herhangi bir noktasında kendime ait bir yer yokmuş gibi hissediyordum. Duvara yakın olan altın yaldızlı kolonlara yaslandım. Salon dolusu ağlamak, içimi boşaltmak istiyordum. Ama aynı şekilde Nihal'e de olanca öfkemi kusmak, aradan geçen zaman boyunca kendi kendime söylediklerimin hepsini Nihal'e bir bir haykırmak istiyordum.


Büyük bir alkış koptu. Kolonun arkasından salona baktım. Umut ve Sude danslarını bitirmiş, yerlerine geçiyorlardı. Nihal masasından ayağa kalktı ve gecenin iki yıldızına doğru yürümeye başladı. Sude Nihal'i fark eder etmez şaşkınlıkla, özlemle ve üstündeki beyazlığın verdiği bütün bir duygusallıkla ağlayarak Nihal'e doğru koştu. Sarıldılar. Karşımda gaddar bir komutan gibi esir tuttuğu gözyaşlarını Nihal de bırakıvermişti. Nihal, Sude ve ben. Üçümüz de aynı anda gülmüş, sinirlenmiş ama hiç aynı anda ağlamamıştık.


Birbirlerini şöyle bir süzdükten sonra Nihal Umut'u tebrik etti. Kucağında Lina ile birlikte Ayla Teyze de yanlarına geldi. Sude “Bu kim?” der gibi bir hareketle Lina'yı kucağına aldı, Umut’la birlikte Lina'yı sevdi. Nihal bir şeyler anlatıyor, Sude şaşkın ve kızgın mimiklerle tepki veriyordu. Anlaşılan Sude'nin de bir şeyden haberi yoktu. Altın, zarif bir bileklik taktı Nihal Sude’ye. Tekrar sarıldılar. Sude Nihal'in ellerinden tutup kalmasını ısrar etse de başını salladı Nihal. Ayla Teyze ve Lina'yla da öpüşülüp vedalaşıldıktan sonra kızını kucağına aldı Nihal. Annesiyle birlikte çıkışa doğru yürümeye başladılar.


“Nereye Nihal, yine nereye gidiyorsun? Kocana mı, evine mi? Nereye? Her nereye gidiyorsan gitme ne olur, gitme.”


Yüzüne söylemeliydim. Kendi kendime yeteri kadar konuşmuştum zaten. Nihal göz kenarlarını silerken yakaladım bakışını. Avuçlarımla yüzümü sildim ve Nihal'e doğru yürümeye başladım. Kaçacağını düşündüm ama kaçmadı. Durdu. Çantasıyla birlikte Lina'yı annesine verdi ve annesinin sırtına “Siz geçin, ben geliyorum.” gibisinden dokunarak kızını ve annesini arabaya gönderdi. Lina, anneannesinin kucağından annesine doğru ellerini açıp huysuzlansa da Nihal “Geleceğim anneciğim.” diyerek ailesinin salonu terk etmesini izledi. Bense şaşkın, hesap sorar vaziyetteki bakışlarımı Nihal'in göz bebeklerinin içine dikmiş, arkada çalan çiftetelli müziğine ve eğlenen kalabalığa gıcık oluyordum. “Bu kadar mutlu olmamalıydı insanlar.” Sinirli, öfkeli, kızgın ve darmadağındım.


Biraz önce ağlayan Sude'nin dağılmaya yüz tutan makyajının altında şimdi gülücükler vardı. Son bir kez daha arkasını dönüp Sude'ye baktıktan sonra mahcup bakışlarına tezat bir şekilde, cesur bir ses tonuyla “Merhaba Cüneyt, dışarı çıkalım mı?” dedi. Salona giren ve salondan çıkan insanlara aldırış etmeden, Funda Teyze'nin de konuklarını karşılamasından istifade ederek kalabalıktan ve müzik sesinden kendimizi kurtarmış; tekrar çiselemeye başlamış olan yağmurun altına kendimizi atmıştık. Arabalarından inen konuklar, özellikle kadınlar saçları bozulmaması için hızlıca salona doğru koşturuyorlardı.


“Nasılsın Cüneyt?” Sinirli bir gülümseyişle beraber başımı iki yana salladım. Nasılsın Cüneyt mi? Nasıl olabilirdim ki? Cevabı saatler sürecek bir soruyu basit bir “İyiyim.” demekle geçiştirmemi mi bekliyordu? Dayanamadım ve “Nasıl olabilirim Nihal? Sence ben nasıl olabilirim?” diye sitemli bir şekilde cevap verdim.


Hafiften ıslanmaya başlamıştık. İçimden daha çok kızmak ve bağırmak geliyordu ancak ıslanan saçları Akdeniz’di işte. Cevap vermesini beklemeden “Neden?” diye sordum. İçimde kaynayan bir kazan olduğundan o kadar emindi ki “Bağırmayacak mısın?” diye cevapladı. Başımı salladım. “Bağırmak istiyorum ama bağırmayacağım Nihal. Sen vicdanını rahatlatacak, bense içimi boşaltacağım. Ne olacak sonra? Hı? Sonrası ne olacak? Ben bağırdığım için rahatlayacak mıyım? Sen karşımda sustuğun için bana iyilik mi yapmış olacaksın? Ne olacak söylesene Nihal? İyi mi olacağız?”


Bağırıyordum.


“Ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Ne yaptığın, kimle, nerede, nasıl yaşadığın… Neden Nihal neden? Neden böyle yaptın? Bir selam göndermek çok mu zordu?” “Korktum Cüneyt.” “Neden Nihal? Neden korktun? Korkulacak ne yaptık biz?” İkimizde ellerimizi hesap sorar şekilde kaldırmış, saçlarımızdan yüzümüze doğru ıslaklık akmaya başlamıştı. Bir korna sesi duyuldu. Nihal'in annesi somurtkan bir ifadeyle bize doğru bakıyor, kızının bir an önce arabaya dönmesini bekliyordu. Nihal işaret parmağını ve tebessümünü göstererek karşıladı annesini.


“Ne desen haklısın Cüneyt. Ama bilmeni isterim ki benim de haklı sebeplerim vardı. Hem bir tek sana karşı deği, Sude'ye de…”


“Ne diyorsun Nihal? Ne anlatıyorsun? Yapma gözünü seveyim.” Sesimi alçaltmıştım. “Sadece ne yaptığını söyle. Kimle evlendiğini, ne yaptığını, nerede yaşadığını söyle bari? Çok yoruldum.”


“Neyi değiştirecek ki?”


“Nihal. Çok özlüyorum seni. Uyumadan önce seni düşünüyorum. Ama yok, nerede ne yaptığının bir bilgisi yok. Nerede nasıl düşüneceğimi bilmiyorum. Bir gün Amerika'da, diğer gün Avrupa'da düşünüyorum. Bayramlarda acaba Mersin'e geldin mi diye düşünüyorum. Sesini özlüyorum Nihal. Ve korkuyorum. Sesini unutmaktan, mimiklerini unutmaktan korkuyorum.”


Tekrar ve daha uzun bir korna sesi çaldı. Dışarı sigara içmeye çıkanlarla birlikte hepimiz arabanın içinde sabırsızca duran Ayla Teyze'ye baktık. Nihal bu kez aceleyle ve kendinden emin bir ses tonuyla, sanki daha önce bu konuşmayı ezberlemiş gibi konuşmaya başladı:


“Bak Cüneyt, sana karşı zamanında yanlış yaklaşmış olabilirim. Bu cesareti sana ben verdim ancak aradan iki sene geçti. Koca iki sene. Ve ben bu iki sene boyunca hiçbir şey yapmadım. Sense beni hiçbir şey yapmadığım için suçluyorsun. İçindeki umudu canlı tutacak hiçbir şey yapmadım ben. Mezuniyet gecesi söylediklerim gayet açık ve netti. Ne yapmalıydım sence? Arada bir hal, hatırını sorup yaranı mı deşseydim? Umut vermeye devam mı etseydim? Kendi çıkarlarım için bencilce seni yanımda tutup bir geleceği olmayacağını bildiğim bir ilişkiyi sürdürse miydim? Akıllı, mantıklı adamdın. Geçen onca zaman içinde unutacağını düşündüm. Evlendiğimi haber vererek tekrar kendimi hatırlatmanın ne manası vardı? Ben, sen yokmuşsun ve hiç olmamışsın gibi hayatıma devam ettim Cüneyt. Sen neden yapamadın? Bana, Sude'ye, herkese bildiklerinle destek oldun. Kendine neden olamadın ha Cüneyt? Buyur sen söyle, sence ne yapmalıydım?”


Kendimi bu kadar aptal ve çaresiz hissettiğim başka bir an var mıydı hatırlamıyorum. Her şartta ve durumda olaylara hep mantık çerçevesinde bakan ben, sevda denilen bu illete yenilmiştim. Beynimin içi boşalmış, düşünme yetimi kaybetmiş, küçük bir çocuğa dönüşmüştüm. Bütün öfke ve kızgınlığım Nihal'den kendime geçmişti. Elini sağ omzuma doğru atmıştı ki düşünmeye çalışmayı bıraktım. Aptallığım gururumu aşmaya devam etti.


“Gitme Nihal. Kurbanın olayım gitme, yalvarırım gitme.” Ellerini tuttum. Ağlıyordum. “Kurbanın olayım Nihal, kulun kölen olayım gitme.” Gözlerinde yağmurdan farklı ıslaklığı görmüştüm. “Ben çoktan gittim Cüneyt. Farkında değil misin? Her şey gön…”


Arabaya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Kapısını açtı, annesi kızgınca bir şeyler söyledi. Son kez bana baktı ve sessizce bir şeyler söyledi. Motor sesi duyuldu, yüzümü far ışıkları kapladı. Gözlerimi kapatıp açtığımda araba yola koyulmuştu bile.


Arabanın arkasından delilerce koşuyorum. Ne yağmuru hissediyorum ne de kendi sesimi işitiyorum. Şehir sanki uzay boşluğunda, nesneler bükülüyor. Nihal’i yakalamaya çalışıyorum. Sol yanımın göğüs hizasında köklerinden koparılmış çiçekler bağırıyor. Ne vakit sonra kalbimin acısını bastıran bir acı enjekte ediliyor ruhuma. Beynimin iç duvarlarının parçalandığını hissediyorum. Üzerime düşen yağmur mu, cam parçaları mı seçemiyorum? Yaklaşan bir siren sesi duyuyorum ve sonrasında düzensiz bir “dıt dıt…” sesi. Nihal’i görüyorum başucumda. “Kan mı bu ağzımdaki yoksa dudakların mı?” diye soruyorum. Nihal tatlı tatlı kızıyor: “Nabız düşüyor, kaybedi…” “Dıt dıt…” sesine karışan bu ses Nihal’in değil. Göz kapaklarımı beyaz bir ışık aralıyor. Nihal’in varlığının da olmadığını anlıyorum. “Yağmur şubat ayında hiç ılık ılık yağar mı?” diye sorasım geliyor. Başımdaki ılık ıslaklığa rağmen vücudumun geri kalanı bir buzul soğukluğu. “Nasıl olabilir? Bu buzullar neden siyah? Her yer neden karanlık?”


Nihal yeniden beliriyor karşımda. Tüm içtenliğiyle gülümsüyor. “Gözlerin gökyüzü.” diyorum. “Gökyüzüme gel o zaman Cüneyt, bulutlarıma otur.” diyor Nihal. Lina gelip tutuyor elimden. Beynimde ve gönlümde artık acı hissetmiyorum. Derin bir haz duygusu kaplıyor tüm bedenimi. Lina beni Nihal’le baş başa bırakıyor. “Nihalim! Yetiştim işte sana.” diyorum. Sarılıyorum sımsıkı. “Bırakma beni Nihal. Hayattan istifa ediyorum.” Nihal dudaklarımı öpüyor. O gıcık “dıt dıt…” sesi daha da sıklaşırken bir kelebeğe dönüşüyoruz ikimiz. Bir anda her yer Hiroşima gibi apaydınlık oluyor. Hiroşima gibi her yer dümdüz. Ufukta sadece muazzam bir Güneş görünüyor. Ne binalar ne başka insanlar ne toprak ve bir müddet sonra ne de “dıt dıt…” sesi. Bir ben ve bir de Nihal Güneş’e doğru kanat çırpıyoruz.



Zeki Bakıtkal

220 görüntüleme
Schoolgirl with Books