Schoolgirl with Books

Cehennem - Şinasi Türmüş




Uykudayım. Rüya görüyorum. Kâbus görüyorum desem daha doğru olur. Nitekim içinde cehennem olan rüyalar kâbus diye nitelenir. Haksız da sayılmaz bu tespit hani. Karanlığın içindeyim. Rüyada olduğum için bulunduğum yeri layıkıyla betimleyemem ama ruhumun ürperdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Devasa bir yerdeyim, öyle ki başını ve sonunu göremiyorum. Gördüğüm şey zeminin tamamen mermerden oluşu; tavan yok, en azından ben göremiyorum. Sağımdan solumdan alev dalgaları fışkırıyor. Beni yakmıyor ama daha önce dediğim gibi; ruhum alev alev, her zerresi terliyor, titriyor, ürperiyor. Buna rüyanın doğasından gelen karanlık, korku eklenince ağır bir buhran geçirmemek imkânsız oluyor.


Hani rüyalarda çoğu zaman mekânın önemi olmuyor ya, zihin adeta bir filmi gösterir gibi sana önceden hangi duyguyu yaşayacağını tembihliyor. Film aşk filmi mi, dram mı korku ya da deneysel mi, zihin sana önceden bunu fısıldıyor ve sen filmin türüne göre bu duyguları yaşıyorsun. Mekân da olsa olsa bu duyguyu pekiştiriyor.


Ben tam bu mermer ve alev dolu cehennemde ne işim var derken ve rüyaların sebepsiz olmadığına olan saygım örselenirken, zihnim adeta beni duymuş gibi ve mantığıma inancını kaybetme der gibi, esas adamı karşıma çıkarıyor.


Zeminin üzerinde bir adam beliriyor gözüme, Latin diktatörlerine benziyor. Salazar, Pinochet ya da Batista. Hoş, bu adamların fotoğraflarını hayatımda bir iki defa ya görmüşümdür ya görmemişimdir. Fakat zihnim bu adam bir Latin diktatörü diye tembihliyor. Onların üçünün birden vücut bulmuş hali ya da fazlası. Ben de bu tembihe sıkı sıkıya uyuyorum. Oysa veri olarak esmer olması ve kirli sakalı dışında bir done yok elimde. Tam karşımda duruyor. Anadan doğma çırılçıplak, göğsü bayağı kıllı, kalçaları da öyle, penisinin kılları bile kesilmemiş hayli kabarık. Diktatörlüğün verdiği azametten eser yok, gördüğüm tek şey sıska, çelimsiz bir vücut. Tüm iğrençliği, zavallılığı ve gülünçlüğüyle. Hani bu gördüğüm kişinin yıllarca milyonları korkuttuğuna kimse inanmaz.


Deminden beri boşluğa üfleyen sağlı sollu alev dalgalarının boşuna olmadığını şimdi anlıyorum. Ruhumu yakan alevler onun bedenine sirayet ediyor. Rüyada da olsa ilk defa yanan birini görüyorum. Cildi kızarıyor, sarı iltihaplar çıkıyor… Kemiklerini görüyorum, beyaz; sonra onlar da yanıyor, o diktatör denen kütle gözümün önünde tamamen eriyor.


Acayip bir koku var, midem bulanıyor, kusacak gibi oluyorum kusamıyorum, kaçmak istiyorum kaçamıyorum. Gözlerim, burnum, kulaklarım daha önce hiç böyle bir dehşete tanık olmamıştı. Bağırışları… Bağırışları insanın canını acıtıyor. Yani onun kanlı bir zalim, acımasızca yüz binleri öldüren, bir o kadarını hapse tıkan, güzel gördüğü her kızın, tanrının ona verdiği bir hakmış gibi, hiç çekinmeden ırzına geçen; yolsuzluk, despotluk, sahtekârlık, hile, kurnazlık yumağı olduğunu unutuyorsun. Bu görüntü tüm o tiksinçliği bastırıyor.


Adamın biri, bir gün bana mühim olan “an”dır demişti. İnsanoğlu tüm duyguları tek âna sıkıştırabilecek kadar mükemmel yaratılmamış demişti. O “an”da ne yaşadıysan o. Bu sözleri canlı canlı yaşıyordum şimdi. Adamın pislik olduğu umurumda bile değildi şu an. Ona karşı duyduğum en güçlü his acımaydı. Cılız beden yanıyor, cılız beden feryat figan bağırıyor. Hepsi bu. Eli, kolu, kalçaları, penisi, penisindeki, göğsündeki kıllar, meme uçları umarsızca yanıyor. Bu organlar tüm ruhunu, işlevini yitirmiş şu an. İdam için atılan imzada kullandığı eli, genç bir kızın hayatını çalmada kullandığı penisi, türlü hinlikler düşünen beyni yanıyor, eriyor, kokutuyor, izleyeni dehşete düşürüyor; başka hiçbir özelliği yok şu an bu uzuvların. Allah’ım bu ne acı, uykumda travma geçiriyorum. Bir su olsa da döksem, bunu yapanla bir görüşüp cılız kütle adına af dilesem. Ama ne gezer, nafile; benim bu filmdeki rolüm sadece izlemek. Bu ritüel binlerce defa tekrarlanıyor. Rüyada zamanın önemi olmuyor. Bu binlerce defa bir anda olup bitiyor. Yanıyor, eriyor, bağırıp çağırıyor. Sonra bir başka seansta; o cılız, iğrenç, gülünç kütleyi hiçbir şey olmamış gibi tekrar karşımda buluyorum. Kutsal kitaplar doğruyu söylemiş. Cehennemliklere ölüm yok. Aynı acıyı Sisyphos gibi sonsuza dek yaşıyor, buna ilk elden tanık oluyorum.


Ben de alıştım artık bu seanslara eskisi gibi acı duymuyorum. Adam sürekli bağırıyor:

“Tanrım pişmanım, lütfen affet, bana bir şans daha verirsen, işlediğim günahların onda birini bile işlemeyip artık iyilikler yapacağım diye beylik laflar ediyor. Bunları bu pozisyonda söylemesi beni şaşırtmıyor. Fakat görüntü sesten daha etkili. O kadar âciz, acınası ve hatta sevgi dolu bakıyor ki kafamda yeni bir düşünce beliriyor. Tanrının planı dedikleri bu olsa gerek. Bunun adı olsa olsa arınma olur diye düşünüyorum. Dünya üzerinde savaşların yıkımların, zorbalığın sebebi olan kötülük böyle yok oluyormuş diye düşünüyorum. Çünkü adamda gördüğüm şey saf sevgiden başka bir şey değil. Adamın haline acıyorum fakat bu düşünce istemsizce beni mutlu ediyor. Tanrıya neden insanları böyle kötü yarattın, kötülüğü en başta engelleyebilirdin, her şey ilk günden beri senin elindeydi, diye bir tirat çekebilirdim fakat yapmak istemedim sadece tanrının gücü ve büyük planı karşısında tüm ruhumla saygıyla eğilmek istedim. Nadiren de olsa derin, kapsamlı düşünmek istemedim. O ânı yaşamak istedim. İyilik böyle mi elde ediliyordu, olsun bu da güzel. Yüzyıllarca arayıp bulamadığımız sevgi, ilahi düzen ve yeni bir yaşam yaratımı demek bu şekilde oluyormuş, güzel. Öncesini ve sonrasını düşünmeden; işin felsefesini, teolojisini yapmadan sadece biz âciz insanların yapamadığı bir tekniğe tanrısal bir tekniğe saygı duymak istedim. Bu beni biraz ürpertti de açıkçası, kendimden korktum. İyiliği bulmanın yolu bir insanın defalarca yanıp kül olması zalimliğinin bende uyandırdığı sevinç, ilkelerime yüz çevirmek ve amaç-araç retoriğime tersti. Fakat rüyadaydım; uyandığımda yine değerlerime sımsıkı sarılabilir, gerçek düşüncelerimi topluma göre filtreleyebilir ve kabaca söylemek gerekirse yalanlara yine başvurabilirdim. Fakat iyiliğe olan açlığım rüyada kendini o kadar çırılçıplak, çocukça gösteriyordu ki; yöntemin acımasızlığı umurumda bile değildi. Yeter ki iyilik olsun, sevgi olsun da nasıl oluyorsa olsun düşüncesi; düşünce değil hissiyatı beni baştan başa kaplamıştı. Filtresizdim, toplumsuzdum, kendimdim, özgürdüm. Bu özgürlük beni o kadar ferahlatmıştı ki; tanrıyla sanki el birliği verip amaca ulaşmak için her türlü iğrençliği yapan çılgın bilim adamıvari bir rolün verdiği kan donduruculuğu düşünmek bile istemiyordum. Latince bir laf vardır: Dünya batsa da adalet yerini bulsun. Ben de, çıktısı iyilik olsun da varsın yolu bu seanslar olsun diyordum. Sevinçten kanatlanıp uçacak gibiydim. Umut var, her şey düzelecek diyordum. Rüyamda ilahi adalete ilk elden tanık olmuştum. Daha önce dediğim gibi sorgusuz sualsiz, amasız, sadece tekniğe ve sonuca olan hayranlığımla.


Tam ilahi adalet içimde kelebekler uçuşturmuşken, içim şevkle adeta pır pır ediyorken; bir şey, bir bakış tüm düşüncelerimi alt üst etti. Cılız kütle tüm o âcizliğin, zavallılığın, sevgi ve acıma dolu bakışların arasında bana öyle bir sinsi, haince bir bakış attı ki, onunla ilk defa bu kadar net bir şekilde göz göze gelmiştik ve orada benim de bulunduğumu ilk defa bu kadar net hissetmiştim. Bu saniyelik, ufak, haince bakış o âna kadar ki düşüncelerimi alt üst etti. O gözlerde gerçeği gördüm ve adam değil arınan benmişim hissiyatına kapıldım. Ona acıdım, iğrendim ve hayran kaldım. Bu iğrenç, zavallı ve gülünç beden beni tam manasıyla arındırdı. Vazgeçmeyecekti, böyle bir şey hiçbir zaman olmayacaktı. İçim acıma doldu; bu adam, adamlar, kötülük bir otomatlıktan mı ibaret? İrade neydi? Özgür seçim neydi? Bu sorular kafamda şimşek gibi çakıyordu. O buydu, sonsuza kadar yanıp tekrar dirilse de değişmeyecekti. Ona acıdım ve tekrar tanrıya tirat çekesim geldi. Fakat şimdi değil, kafam allak bullak olmuştu. Acıyordum diktatöre, yazgısı kötülükmüş onun, hiçbir şey değiştirmeyecekti bunu. O pislik, iğrenç, gülünç şeyden, kötülüğün vücut bulmuş halinden, kötülüğün soyut halinde kısacası her türlüsünden iğrendim ama bu iğrenme o kadar güçsüz, çaresiz, korkakçaydı. Kendime ve bu devasa yapıya acıdım. O kazanmıştı, biz kaybetmiştik.


Çılgın bilim adamlığı mı; bunun kötülüğünün yanında bizimki bir peri masalıymış, bunu anladım. O bakışta gördüm ki eline en ufak bir fırsat verilse ne sevgisi ne arınması; tanrıyı, bu devasa cehennemi, davetsiz misafir olan beni hiç çekinmeden yerle bir ederdi. Dünyaya yine gönderirse, zorbalık, hile, ölüm, tecavüz kaldığı yerden devam edecekti. Bu gücü, bu inancı, bu yılmazlığı karşısında titriyordum. Davasından asla vazgeçmeyecekti. Davası neydi peki? Kötülük, iğrençlik, lağım, kusmuk başka bir şey değil. Ama bitmeyecekti, sevgi düzeni diye bir şey yoktu. Habil Kabil masalı ne ki, bu gördüklerim iliklerime kadar ürpertti beni.

Hayran kaldım ona, kanım dondu. Biz güçsüzdük, o güçlüydü. Otomatlığın verdiği âcizlik ve yılmazlığın uyandırdığı hayranlık, bu cılızda erimişti. Tanrı ile benin muhteşem tekniği yenilmişti. Kötülük kazanmıştı, iğreniyordum. Otomatlık kazanmıştı, acıyordum. Vazgeçmezlik kazanmıştı, hayran kalıyordum. Dünyadaki kötülüğün neden bu kadar güçlü, teklifsizce, umarsızca olduğunu daha iyi anlıyordum şimdi. Hayranlık kanımı donduruyordu. Kafamda bir sürü düşünce birikmiş ve bu beni tuş üstüne tuş etmişti. Çıkmaza girdim, beynim sınırlarını zorluyordu, artık pes etmeye yakındı; kelimenin en basit tabiriyle pilim bitmişti, beni bu keşmekeşten kurtaracak bir şey arıyordum.


Keşmekeşten, uykudan uyanarak kurtuldum. Başka ne olabilirdi ki? Salyalarım yastığımı ıslatmış. Çok susadım, soğuk bir su iyi gelecek.



Şinasi Türmüş

490 görüntüleme
Schoolgirl with Books