Schoolgirl with Books

Dengesiz Ruhlar - Melisa Kantarcı




Poyraz, gittikten sonra olduğum yere yığılmam çok gecikmedi. O kapı kapanırken bazı şeylerin de üstünün kapanmasını nasıl isterdim. Hoş, Poyraz’ın geri gelişi bir şeylerin yeniden başladığının fazlasıyla göstergesiydi. Beynimin içinde uğuldayan düşüncelerden, o kasvetli havadan kurtulmak adına kendimi sahil kenarına attım. Ilık hava yüzümü okşarken dertlerim de birer birer savruluyordu ya da ben kendimi teselli ediyordum. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Ve ben saatlerdir buradaydım. Düşüncelerim beni öylesine esir almıştı ki farkında olmadan tüm günümü beynimdeki düşüncelerle bu bankta geçirmiştim. Daha da geç olmadan bedenimi buradan uzaklaştırmak adına iş yerime doğru yollandım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Ece, tüm güler yüzlülüğüyle karşımdaydı. Görünüşüne bakıldığı zaman cılız yüz hatları, kemikli bir yapıya sahip karakteristik burnuyla çok hoş bir genç kızdı. Ece, tarih öğretmenliği son sınıf öğrencisiydi. Derslerinden artan kalan zamanlarda bana yardımcı oluyordu. Ece’yi sevmemin yanı sıra zekâsı da yanımda olmasında büyük rol oynuyordu. Bana baktığında yüzündeki endişeyi görebiliyordum.


-İyi misin? Sorusu çok gecikmemişti.


Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim.


-İyiyim. Sen çıkabilirsin, geç oldu hatta birlikte kapatalım, demeyi de ihmal etmedim.


Küçük bir kapanış seremonisinden sonra birbirimize iyi akşamlar diledik ve çoktan yollara düşmüştük. Kısa bir yolculuktan sonra sonunda evimdeydim. Evet yalnız yaşıyordum. Eve girdiğimde tüm dünyadan soyutlanmış gibiydim. Bugünü hiç yaşanmamış saymak adına kendimi salondaki L koltuğuma bıraktım. Aklım bana bir şekilde bugün olanları tekrar tekrar hatırlatıyordu. Nasıl bir işkenceydi bu... Bu... Bu sessiz çığlıklar insan gömecek cinstendi. Çok geçmeden kapı zilinin sesiyle tüm düşüncelerim beni hızla terk etti. O an o zile minnet duyacağımı düşünmemiştim. Kapıya doğru yöneldiğimde delikten baktığım an kucak dolusu şakayık çiçeklerini görmem beni daha da şaşırtmıştı. Kapıyı açtıktan sonra kurye adımı söyleyip çiçeği teslim ettiğinde kimden geldiğini sordum. Poyraz Gündüz adının kulaklarımda çınlaması gecikmedi.


Anlaşılan birileri kendini unutturmama konusunda oldukça iddialıydı. Kapıyı hızla kapatıp üzerindeki notu okumak için ellerim çoktan işe koyulmuştu.


Yeniden, kalbinin benimle atmasına izin verir misin? Poyraz…


Evet kâğıtta yazan cümleler buydu. Hayatımdan habersizce çıkıp giden adam, benden hayatıma dâhil olmak için izin mi istiyordu? Bugünkü ziyaretiyle nezaket kurallarını çoktan çiğnediğini düşünürsek bu izin gereksiz bir gösterişten fazlası değildi. Beni fazlasıyla yıpratan geceyi sonlandırmak adına kısa bir duştan sonra, pijamalarımı giyip rahat yatağıma çoktan uzanmıştım. Göz kapaklarıma inen tatlı ağırlık uzun soluklu bir uykunun habercisiydi.

***

Gözlerimi yavaşça araladığımda güneşin; tüm zarafetiyle odamın penceresinden ışık huzmeleri halinde süzülmesi, beni fazlasıyla keyiflendirmişti. İçime umut kırıntılarının serpiştirildiğini hissetmiştim. Baş ucumdaki saate gözlerim kaydığında 08.00’i gösteriyordu. Hızlıca yatakta doğrulup kendimi bir hamlede mutfağa atmıştım. Dün hiç yaşanmamışçasına hayatıma kaldığı yerden devam etmeye niyetliydim. Kahve makinesinin düğmesine basıp, etrafıma yayılan o büyüleyici kahve kokusuna kendimi bırakmıştım. Rahatlatıcı bir müzik açmış iken mutfağımdaki balkondan insanların koşturmasını, oradan oraya yetişme telaşlarını kısa bir süre de olsa sessize almıştım.


Kısa bir hazırlıktan sonra üstümü değiştirip işe gitmek için evden ayrılmak adına yatak odama geçip üstüme mavi dar bir kot pantolon, üstüme de beyaz v yaka bir tişört geçirmiştim. Haziran ayına özgü yağmur bulutları toplanmıştı. Islanma ve üşüme hissiyle ürperince yağmurluğumu almayı ihmal etmedim. Saçlarımı belime kadar bıraktığımda doğal dalgasıyla yeterince iyi hissettiğime, aynaya bakarak kendimi ikna ettim. Artık evden çıkmak için hole yönelmişken salonun bir köşesine savurduğum çiçekler gözüme ilişmişti. Yeni güne başlamak isterken, her şeyi bir kenara atmış hissederken... hayat, gerçekleri yüzüme bir bıçak gibi savuruyordu. Daha fazla dikkatimi dağıtmadan gözlerimi hızla ve aklımı da gitmem gereken yöne çevirerek evden ayrıldım.


Dükkâna vardığımda Ece, tezgâhları temizlemiş ve güne hazırlamıştı. Kısa bir selamlaşmadan sonra masama geçip günlük rutin işlerle vaktimi geçirmeye koyulmuştum. Düşüncelerimden uzaklaşmak adına çalışmak beynimdeki dönüp duran sesleri yok saymak adına muhteşem bir olaydı. Hele ki kitapların arasında geçirdiğim bu kısa vakitler ömrümün en keyifli anları olarak kaydedilebilirdi.


O gün sakin bir şekilde minik dükkânım kitapseverlerini ağırlayarak akşamı etmişti. Ben de tatlı yorgunluğumla kahvemi alıp birazcık kendimi ödüllendirmek adına kitap okumak için köşeme geçtim. O sırada Ece, dağılan rafları düzenlerken kapının açılma sesiyle birlikte bakışlarımı, takip ettiğim satırlardan ayırıp kapıya yönelttim.


Yine o tanıdık yüz ve suratıma masum bir kedi gibi bakan kıvrımlı belirgin yüz hatlarıyla Poyraz’dı gelen. Onu görmeyi beklemiyordum, desem dün yaşananlardan sonra kendime yalan söylemiş olurum. Onu gördüğüm anda içimde bir boşluk oluşmuştu. Yaptıklarını düşündükçe garip bir şekilde ona öfke duymam gerekirken, vurdum duymazlık hissi beni fazlasıyla ele geçirmişti. Bu ne kadar hayra alametti bilinmez ama benim kendimi takdir ettiğim bir olaydı. Çok geçmeden göz göze gelmemiz gecikmedi.


Poyraz, söze girmeden önce kendimi köşemde dikleştirdim. Madem ki savaş istiyordu, olduğumdan güçlü olduğumu hissetmesi gerekiyordu. Hoş, buraya gelerek mağlubiyeti çoktan kabul etmişti. Ama benim açımdan ona yenik düşmek şu saatten sonra güneşin bir fanusa hapsedilmesi kadar imkânsızdı.


Gözleriyle baştan aşağı beni süzdükten sonra,


-Hiç değişmemişsin. dedi


Sen de demeyi çok isterdim ama tanıdığım gibi değilsin, demekle yetindim.


Tekrar göz göze geldiğimizde poyraz gözlerimin içine baktı.


-Ben değişmedim. Belki görünüş olarak seni şaşırtmış olabilirim ama duygularım her zaman olduğu gibi. Yüreğim senin sevginle fazlasıyla yanıp kavruluyor. Seninle kon…


Elimi havaya kaldırıp ona susmasını istediğimi belli ettim.


Ne cüretle bu şekilde hiçbir şey olmamış gibi yıllar sonra karşıma geçip bana sevgiden aşktan dem vurabilirdi.


Onunla, Ece’nin yanında daha fazla tartışmadan, kitapçıdan dışarı çıkıp bir kafede oturarak çok da uzatmadan bazı şeyleri sonlandırıp buraya tekrar gelmemesini söylemeyi kafama koymuştum. Kısa bir süre sonra, aşırı kalabalık olmayan, yeşil çamın büyüsü altına girmiş tatlı bir kafede soluğu almıştık. Aslında bir şeyler içmeye hiç niyetli değildim, yine de konuşmanın uzun sürmeyeceğini umut ederek sadece su söyledim. Poyraz da kahve sipariş etti. Karşımda oturan bu adam eskiden benim için her şey iken, şu an sadece sıradan biriydi. Ne tuhaf değil mi; hayat olmaz dediğiniz şeyleri bir çırpıda kafanıza geçirebiliyor. Bu düşünceler içinde boğulurken beni kendime getiren Poyraz’ın elini yüzümün önünde bir aşağı bir yukarı sallamasaydı. Sonrasında konuşmaya çoktan başlamıştı bile.


-Biliyorum seni kaybetmekle çok büyük hata yaptım. Ama o zamanlar üniversitedeydik ve hayatı daha yeni yeni tanıyorduk. Benim seni üzmek ya da kırmak gibi bir gayem hiç olmadı. Ben aramızda ki o ruhsal bağa fazlasıyla inandım. Okul bittikten sonra ayrı şehirlere gitmiş olsak bile o bağ hep aramızda var olacaktı. Seninle olmak benim için tarifi olmayan bir duygu. Buraya kadar geldim, evet çünkü seni ne pahasına olursa olsun geri istiyorum.


O son cümleler delicesine kulaklarımda çınladı. Geri dönmek ve ne pahasına olursa olsun hayatımda kalmak istemesi çekip giderken bir vedayı çok gören bir adam için fazlasıyla cesurcaydı. Kendime bu kötülüğü yapamazdım; tekrar aynı şeyleri yaşamak istemiyordum ve böylesi bir yükün altına kendimi atmaya ne takatim ne de onun gibi cesaretim vardı. Kendimi toplayıp ağzımdan son veda cümlelerinin dökülmesine izin verdim.


-Aslında hayat çok garip değil mi? İnsan yaşadıklarını silip atamıyor, sadece onları kesesine koyup yoluna ders aldıklarıyla devam ediyor ya da etmek için elinden geleni yapıyor. Sen beni sebepsizce terk etmişken, öylesine yüreğinden savurup atmışken, yaşadığımız onca güzel şeyleri yok saymışken; yıllar sonra tekrar çıkıp geliyorsun. Şu an seni dinlememin tek sebebi senin bana yaptığını yapmamak.


Seni hâlâ seviyor olabilirim ama bu seninle tekrardan bir arada olmak istiyorum anlamına gelmez. Herkes kavuşmak zorunda değildir ve birbirlerine acı çektirirken bunun adına aşk demek zorunda hiç değildir. Bazen de gidebilmek gerekir, bir şeylerin bittiğini, sadece sevginin yetmediğini gördüğünde yolları ayırıp, en önemlisi de veda edebilmek gerekir.


Ben buradan çıkıp giderken arkamı döndüğümde hem sana hem de sana olan sevgime veda ediyorum. Yüreğim paramparça olsa da sana en vefalı ve saygılı bir şekilde kapatıyorum kapılarımı.


Konuşmam bittiğinde Poyraz’ın da gözlerinde o acıyı görebiliyordum. Beni durdurmaya çalışsa da insan bir kalpten giderse bazı şeylerin geri dönüşü olmazdı. Sırtımı dönüp yürümeye koyulduğumda yüreğimdeki yüklerden kurtulmanın hafifliğiyle şimdi daha özgürdüm. Oysa ki az önce o masada ben bir şeylerin bittiğini, kalbimin söküp çıkarıldığını düşünürken, hayatımdan fazlalıkları attığımın farkına vardığımda daha da hürdüm. Bırakın hayatınız alt üst olsun. Kim bilebilir ki altının üstünden daha iyi olmadığını?



Yazar: Melisa Kantarcı


Not: "Dengesiz Ruhlar" adlı öykünün devamıdır. Linke tıklayarak ilk bölümü okuyabilirsiniz.





272 görüntüleme
Schoolgirl with Books