Schoolgirl with Books

Duy(g)usuz - İlknur Kurtcebe




Ve sonbahar gelmişti sanki.


Ve zaman…


Yoksa duruyor muydu? Akıp giden neydi gerçekten?


Bir işe yaramadığı hissiyle her sabahki gibi uyandı bu sabah da. İçinde nedenini bilmediği bir burukluk bir acıma hissi. Neye? Kendine mi? Veremediği kararlara, gerçekleştiremediği hayallere mi acıyordu? Bir işe yaramamak mıydı onu bu kadar derinden üzen? Aslında tam olarak üzülmüyordu da. Hissizlik, duygusuzluk büyüyen bir fidan gibi her gün yeni bir dal veriyordu sanki. Ara ara yapraklar işte. Batıyordu, acıtıyordu. Yapraklar evet. Yeşillenip sonra sararan yapraklar. Zamanında yeşillerin en yeşilini de görmüştü. Ne güzeldi o günler. Heyecan duymanın o müthiş, yaşadığını hissettiren tadı gelir gibi oldu birden. Gelmesiyle de ona heyecan yaşatan her şeyin solduğunu, gittiğini hatırladı. Her sabah kuşandığı “yaşayan” maskesini takıp başladı yaşamaya. Doğrul, kalk, bir adım hadi bir adım daha… yapacak çok işin var. Gerçi artık ne işi olduğunu da bilmiyordu ya.


Var olmaya olmuştu da… İşin özü ne yaptığını da bilmiyordu aslında. Tünelin ucunda sadece bir an parlak ışığı görüp sonra çiğ sarıya bırakıyordu kendini. Hayat kaplumbağa misali ilerlerken kendini bırakmıştı o da.


Kimdi? Ne olmak istiyordu ve ne yapmak? Hayatta her istediğini almışken birden tepetaklak olması ne kadar adildi? Artık bütün bunları geçmişti. Karşısındaki duvara her gün anlattığı hikâyeleri de bitmişti. Boşunaydı hissedilme çabası, anlaşılma çabası… Kimsesizliğiyle, en önemlisi de kimliksizliğiyle savruluyordu oradan oraya. Bunca yıldır oluşturmaya çalıştığı öz, hep tek boyutta takılı kalmıştı. Oysaki neden birden fazla kimliğe bürünemiyordu ki? Birden fazla insan olmak imkânsız mıydı? Sanırım ne istediğini de bilmiyordu.


Dışarı çıkmaya karar verdi. Tam sevdiği gibi bir hava vardı. Kimine kasvetli gelse de bu hava onun için -yağmur ve rüzgâr- ferahlık demekti. Hiçbir zaman tam olarak sevemedi yeşili. İlkbaharda canlanan doğa onun içindeki canlanmayı başlatamamıştı ki bir türlü. Tam tersi yağmurla bir ve bütün olduğunda canlanıyordu ruhu. Hissetmeye başlıyordu rüzgârla… Bahara dair sevdiği tek şey papatyalar. Kendi gibi süssüz, sakin, renksiz ama nazik.


Yürüyordu ama belli bir amacı yoktu. Yürürken çarptığı bir şeyler oluyordu ya da ona çarpan. Anlayamıyordu ki; zaten şu lanet olası bastona da alışamamıştı hâlâ. Sahi kim vermişti bu bastonu ona? Hatırlamıyordu. Kaldırıma çıktı, yürümeye devam etti.


Bir an, sadece o an bir ses çıkaracak oldu. Kafasında çınlayan ses susmuyordu yine bugün. Cevap vermek istedi ona. Sadece bir an konuşmak tek kelime de olsa… Sonra birden kafasının içindeki duvara tosladı kelimeleri. Bir ara yıkmaya çalışmış, hatta çok istemiş de yıkamamıştı duvarı.


Kafasındaki ses güldü. Yine korkaklığını vurdu yüzüne. Her zaman dalga geçiyordu zaten onla. Onu duymamayı öğrenmeye çalışıyordu, yapacak başka bir şeyi de yoktu ki. Duyulmamanın nasıl olduğunu biliyordu. Duymamak zordu ama belki yapabilirdi. Tamamen sessizliğe bürünebilirdi. Yakında… az kalmıştı. Niye, neye konuşacaktı ki? Bir kendi vardı, bir de o.


Yürüyordu. Nereye? Niye? Ne arıyordu ki yine atmıştı kendini dışarı? Hiçbir şey bulamamayı kabullenemiyordu işte. Hâlâ alışamamıştı bulamamaya, kayıp mı etmişti peki elindekini? Hayır, hiçbir şeyi olmamıştı ki onun aslında. Bir gölgeden, bir yansımadan ibaretti. Suretini varoluşu sayıp sayıklamıştı bunca yıl. Sayıklamıştı da … Çevresindeki gölgelere sığınmak, anlatmak, konuşmak istemiş; onların da bir gölgeden ibaret olduğunu anlamamıştı. Saf hatta salak…


Oysa ne iyiydi kelimelerle arası. Ne de çok severdi her bir harfi, kelimeyi. Bir şeyleri ifade edebilmeyi, anlatmayı hatta anlatmak kadar dinlemeyi. Cebinde her zaman bir ses, bir renk olurdu. Bazen paylaşır bazen kendine saklardı. Kendisiyle de iyiydi arası aslında. Bir süredir çocukluğu ve gençliği de çıkarmıştı cebinden, yetişkinlik vardı sadece. Sorumluluklar, görevler, ona buna göreler, “kim ne der?”ler. O da artık sadece duymayı seçmişti. Daha doğrusu sadece duymak kalmıştı. Duyuyordu, dinliyordu ama… kelimeler de sırtını dönmüştü ona. Kaybettiği her şeyle beraber kelimeler de tek tek ona veda etmişti. Önce sevgi gitmişti; hani o salep kokulu, onu tamamlayan, zaman zaman bir kâğıt kesiği gibi içini sızlatan sevgi. Oysa o Sait Faik’le başlamıştı hayata “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” diyerek. Ama sevgi bırakmıştı onu. Onun gitmesiyle kelimeler gitmiş, bir bir kokular gitmiş, açık mavi gitmiş, kâğıt kesiği durmadan kanamaya başlamıştı. Olsun varsın kanasındı. Tüm duyuları onu bırakırken yaşadığını hissettiren bu minik kesiğin hissettirdiği acıydı, sızıydı.


Yürürken birden fark etti, yine oluyordu. Yarasalar kanatlarını açmış durmadan geçiyordu yanından. Dokunmamak için, uzaktan yürümeye çalışıyor ama… Her yer siyah… Zaten hayatında siyahtan, griden başka ne renk kalmıştı ki! Belki zaman zaman bir kırık beyaz. Aslında yoklasa biraz zihnindeki dalların ucunda düşmemek için direnen yeşilimsi yaprakları. Yeşil vardı azıcık da olsa. Günbegün solan daldan düşecek yerdeki gri çamura batacak gibi. Duruyor. O ağacı düşünüyor. Düşündükçe, kendini orada hayal ettikçe kayboluyor yarasalar. Ağacın içinde kayboluyorlar bir süreliğine.


Ağacın altı; kendi olabildiği, konuşmak, anlatmak zorunda kalmadığı o ağacın altı. Konuşmuyordu… kimsenin onu duymaması sorunundan da kurtuluyordu. Dinleyeninin olmamasının zihninde, güveninde, bedeninde, hayallerinde açtığı kâğıt kesikleri de yoktu burada. Sızı bitiyor. Az biraz yeşillik, bazen gözüne çarpan hafif bir pembelik, ağacın gölgesinin serinliği. Kendi…


Ne olmuştu, nasıl bu hâle gelebilmişti? Hatırlamaya çalışıyor bir an. Aslında biliyor. Kelimeleri severdi, onlara yüklediği anlamları. Fazla konuşmazdı ama konuşabildiğini, anlatabileceğini bilmeyi seviyordu işte. Ama sonra bir şey olmuştu, anlatmış anlatmıştı ama dinleyenin olmadığını görmüş, bağırmaya başlamıştı; sonra her kelimenin göğsünden çıkıp havada asılı kaldığını görmüştü. Haykırmaya başlamıştı, biri duysun, biri her kelimeyle göğsünde açılan kesikleri görsün, bir çare bulsun, en azından sızıyı dindirsin istemişti. Haykırdıkça daha da taşlaşmış, ağırlaşmıştı. Kelimeler daha da asılı kalmış, nefes alabileceği her zerreyi de kelimeler içine çekmeye başlamıştı. Hâlbuki onu duyan olsa, havada asılı kelimelerden birini çekip alsa bile belki diğerleri de giderdi. Ama kimse duymamış, dinlememiş, havada asılı kelimeler çoğalmış sonra harflerle birleşip daha da acıtmışlardı canını. İşte o saatten sonra bırakmıştı kelimeleri, harfleri, noktalama işaretlerini dahi… Susmuştu. Kelimeler de onu göğsünde hiç geçmeyen kesiklerle bırakıp gitmişlerdi.


Konuşmuyordu.


Önce kelimeler gitmişti…


Yine de yaşamaya çalışmıştı işte. Madem kimse dinlemiyordu konuşmaya ne hacet. Sonra zamanla fark etti ki duymuyordu da. Kelimeler onu öyle bir tek etmişti ki, karşısında biri konuşsa dahi gördüğü sadece hareketlerdi. Kelimeleri önceleri duyuyor ama algılayamıyordu. Sanki kelimeler kulaklarından içeri sızıyor ama beyni algılamayı reddediyordu. Kimsenin onu duymadığı gibi o da duymaktan vazgeçmişti. Sonsuz bir sessizliğe bürünmüştü demek isterdim ama hayır. Yaprakların hışırtısını, yağmurun cama vurmasını, gök gürültüsünü -ki her zaman çok korkardı gök gürültüsünden, keşke duymasaydı onu da; zaten korkuları gittikçe artıyordu- duyuyordu önceleri. Sadece kelimeler yoktu. Kelimeleri tamamen yitirince çok korktu. Ne yapacağını, hayatına nasıl devam edeceğini bilemedi. Rüyaları… rüyaları bile sessiz ve kimsesizdi. Büyük bir yokluğun içinde yürüyordu rüyalarında. Artık ne duymak ne duyulmak ihtiyacı duyuyordu. Bir kedinin mırıltısı, dalgaların sesi, güzel bir müzik... Yetiyordu ona. Sadece keşke şu araba seslerini, kalabalıkların homurtusunu, çalan telefonları duymasaydı. Artık yavaş yavaş kendiyle kalmalıydı.


Olsun. Sesi olmasa da tadı vardı ya hayatın. Çikolatayı çok severdi. Hele bitter çikolata. Ne kadar da yaşamak gibiydi bitter çikolata. Tatlı ama o tatlılıkta bile hafif bir acılık vardı. Seviyordu çikolatayı. Sonra ekşi eriği, tatlı çileği... tüm baharatları, tuzu, biberi… yemek yapmayı da çok severdi eskiden, yaptıkları yendikçe büyük bir tatmin hisseder, mutlu olurdu. Zaten hayatında kendi istediklerine sahip oldukça yaşadığı mutluluktan çok başkalarına yaşattıklarından mutlu oldu ya, bu yüzdendi belki de yenilgisi. Olsun, hâlâ yemek yapmayı çok seviyordu. Belki tüm baharatları, tatları bir araya getirip ortaya lezzetli bir ürün koyarken hayatındaki tüm tatları da kucaklamayı, kabullenmeyi öğrenirdi. Belki kelimeler ve sesler de katılırdı… Yine eskisi gibi olur muydu? Ama bir sabah kalkmış, alışkanlıkla çay demlenirken bir parça ekmek atmış ağzına ve hiçbir şey hissetmediğini fark etmişti. Çiğniyordu, evet lokmaydı işte ama… Bir tutam tuz atmıştı ağzına, aynı… Biber? Yok, o da aynı. Sonra hayatının tadı gibi her şeyin tadı gitmişti… Çikolatanın da.


Sonra tatlar gitmişti…


Sonra da renkler…


Bir bir bırakıyorlardı onu. Ne için devam ediyordu ki zaten? Kapatmalıydı belki de her şeyi. Yürümeye devam etti. Yürüdükçe uzaklaşıyordu da bu ona ne hissettiriyordu? Yokladı kendini, hissediyor muydu? Hisler de gitmişti. Kâğıt kesiğinin acısı da geçmişti, artık sadece kanıyordu ama acı yoktu. İçi boşaltılmış bir yastık yüzü yalnızlığından başka ne kalmıştı ki? Yürüdüğü yolda başlangıcını bulabilecek miydi? Yoksa varoluş bunalımına kurban mı gidecekti? Yürüyordu ama sanki yürümekten ziyade havada, bir boşlukta süzülüyordu. Herkesin, her şeyin rengini, tadını, sesini, hissini kaybettiği bir boşlukta savruluyor, güveneceği bir duyusu olmadığı için duygularına da varamıyor, ne yaptığını bilmeden süzülü (yürü) yordu. Hiçbir zaman varamayacak ve bir daha da bulamayacaktı. Neyi?


Karanlık…



İlknur Kurtcebe

391 görüntüleme
Schoolgirl with Books