top of page
Schoolgirl with Books

Geriye Akanlar - Cem Alan




“Bir öğrenci,” dedim cılız bir sesle, elimdeki bozukluğu uzatıp. İkna olmaz bakışlarla dikiz aynasından beni süzdü. Üniversite biteli iki sene olmuştu ve galiba tüm minibüs şoförleri bunu biliyorlar. Yalan söylemeyi beceremediğim, hiç tanımadığım bir minibüs şoförünün öfkeli ve sorgular bakışlarla beni adeta tokatlaması sonucu minibüsün koridorunda, hemen oracıkta tescillenmişti. Usul usul, suç işlemenin verdiği mahcubiyetle koltuğuma oturdum. Rahatlamıştım oturunca; kan ter içinde şoförü kandırarak yaptığım birkaç liralık bu tasarruf, neyin kazanımı bilmiyorum. Suça, strese bulaşmaya değer mi birkaç lira için, gerçekten bilmiyorum. Minibüs gürültülü bir öksürük gibi, şoförünkine benzer homurtular çıkartarak, titreyerek hareketlendi. Homurdanması, öfkesi vites yükseldikçe gitgide arttı. Koltukaltı kokusu ve havasızlık içindeki araçtan, kaldırımdaki geriye sarılmış bir film gibi akıp giden insanları izledim. Hayat işte tam olarak buydu. Havasız, tedirgin, kızgın. Yine de geriye akanlardan değilseniz, hayatınızda çok büyük bir problem yok demektir. Ben bir süredir geriye akıyordum.


Evime bir durak varken, orada inecek olan bir kadınla birlikte sesimi çıkartmadan ben de inmeye karar verdim. Şoförle tekrar diyaloğa girmek istemediğimden, biraz yürümeyi tercih etmiştim. Sıcak hava, üzerime kalın bir battaniye gibi çöküverdi. Erimiş asfalt yolun, çocukken üzerinde güğüm kaynatıp yıkandığımız sobamızdan farkı kalmamıştı neredeyse. Birlikte indiğim, kelimelerden ve gergin bakışmalardan beni kurtaran kadına baktım. Yırtmaçlı siyah bir etek, beyaz gömlek ve sivri topukluları, memnuniyetsiz suratı ve beceriksiz makyajıyla tam bir orta sınıftı. Canım istemediği halde bu ezici sıcakta bir de sigara yaktım. Duman dumana, sıcakla büyük bir uyum içinde yürümeye başladım. Terli, kırmızı suratlı insanlar, beni şaşırtan bir neşe içinde yürüyorlar, birbirleriyle şakalaşarak yanımdan geçiyorlardı. Yaşlı, kasketli, çökük gözlü iki adam; kahveciden yaşlarına oturmayan çocuksu, acemi ve pis bir küfürle çay isteyip kahkaha attılar. Çok da yaşlı sayılmazlardı. Yaşlılık tek başına var olabilen bir şey değildi, biz uydurmuştuk ve hep kendinden daha az yaşlı olan başka bir şeyi kıstas alarak bunu söylüyorduk. Bana göre yaşlılardı ama doksan altı yaşında hala sigara tüttürüp rakı içebilen dedeme göre yaşlı değillerdi. Önlerinden geçip giderken uzun uzun beni seyrettiler. Gülmeleri, konuşmaları durdu. Sanki neşelerini kaçırmış gibi bir hisse kapıldım. Adımlarımı biraz daha hızlandırıp, kafamı öne eğdim. Yanımdan bisikletli çocuklar çığlık çığlığa, pırıl pırıl parlayan yıldızlar gibi kayıp gittiler hızla. Gerçeğe en yakın, saf neşenin peşinden gidiyorlardı. En sondaki bisikletli arkasını dönüp beni süzdü, onun da gülümsemesi kesilmişti. Okul bahçesine ya da çocuk parkına bırakılmış hasta bir dede gibi hissetmiştim kendimi. Sanki bulunduğu yerin havasını bozan, sınıfın istenmeyen çocuğuydum. Elimdeki keder asasıyla, neşeden denizleri ortadan ikiye yarıyorum. Oradaki neşeyi, hareketliliği bozduğumu sandım. Güzel bir bahar gününde, güneşin önündeki küçük kara buluttum. Ara ara böyle hisseder, bulunduğum yerden kaçarım. Kahvedeki amcalarınki, yanımdan yıldız gibi kayan çocuklarınki kadar değil belki ama bizim de kendimize kadar bir neşemiz vardı. Son kalan neşe damlamı harcayarak bakkala daldım:


“Merhaba ağabey,” dedim zoraki, yarım bir gülümsemeyle.


“Hoş geldin, buyur,” dedi televizyonun sesini kısıp. İsviçre ikinci ligi maç özetlerini seyrediyordu. Kaliteli liglerin özet maçları bile artık ücretsiz kanallarda verilmiyordu.


Yüzü, para kazanmak zorunda olduğu için tüm vaktini döner koltukta maç özetleri seyrederken, insanlara sigara ve çikolata vererek harcamış olmanın hayal kırıklığı ve asla geriye dönemeyecek olmanın verdiği sıkışmışlıkla ekşimişti; ama yine de gülümsemeye çalıştı. Ölüm gibi bir gülümsemeydi bu, gülümsemenin bütün doğasına ters, zorakiydi. Bu dünyada hangi çocuğa sorarsanız sorun, büyüdüğü zaman bakkal olmak istemez. Fakat bunu düşünen çocukların çoğu şimdi bakkal, kasiyer, kahveci. Geri kalanların bir kısmı daha kötü durumdalar ya da öldüler.


“Ağabey büyük kırmızı şarap, her zamankinden. Üç tane de malt alayım sana zahmet,” dedim. Tozlu şarap şişesini aldı, şişeden çok daha pis görünen bok rengi bir bezle güzelce sildi. Kiri şişenin üzerine tamamen buladıktan sonra: “Açayım mı bunu?” diye sordu. Gerek yok, yaptım kafamla. Evde tirbuşonum vardı ve tirbuşonumu çok severdim, işe yaraması ve ara sıra şarabımı açması hoşuma giderdi.


“Nerelerdesin kaç gündür, uğramıyorsun,” dedi. Başparmağını yalayıp siyah poşetin ağzını açtı, havada silkeledi ama poşeti açmayı beceremedi. Alkolün şeffaf poşetlere koyulduğu günlerden çok uzakta kalmıştık.


“Denize falan gittim işte öyle birkaç gün ağabey,” dedim. Aslında daha dün sabah sigara almıştım. Ya unutuyor ya çok içiyor ya da benimle alay ediyordu. Bunların hepsi kabulümdü. Hiçbiri beni kızdırmaz, bu yüzden de onun istediği cevapları veriyordum. Yanlışlarını düzeltmiyordum, kafasında bana yazdığı senaryoyu oynuyordum. Saniyeler içinde, en kısa ve yeni konu açmayacak olan konuşma biçimini ve cevaplama mekanizmasını buluyor, öyle yanıtlıyordum.


“Açmıyorduk değil mi?” dedi gözlüklerinin üstünden beni süzüp. Kafamla tekrar ‘yok’ yaptım. Belki o da tirbuşonunu seviyor, işe yarasın istiyordu. Poşetle olan mücadelesi bittiğinde parayı çıkartıp uzattım. Evime gitmek istiyordum. “Hayat sana güzel valla,” deyip gülümsedi. Bakıştık. Hayat bana güzel değildi.


Sabırsız adımlarla evime ilerledim. Mutluluk bu değildi ama en azından mutlu olmaya daha yakın bir halde yürüyordum şimdi. Kokusunu özlemiştim. Gün boyu neşem, enerjim, gücüm ve canlarımın çoğu karşılığında bölüm sonuna gelebilmiş yorgun bir atari kahramanı gibiydim. Komşularımla karşılaşmamak için koşar adım, ikişer ikişer merdivenleri çıktım. Komşu sevmezdim. Anahtarı deliğe sokup aceleyle çevirdim. İnsanın diğer türdeşleri için hiçbir anlam ifade etmeyen ama kendisi için hayati derecede önem taşıyan bir kokuya, görüntüye ya da sese bir anda çağlayanlar gibi coşkuyla sevinebilmesi; diğer insanlarla ortak olan yemek, seks, özgürlük gibi kavramlara eşdeğer bir serotonini; sadece minicik bir ayrıntıyla sağlayabilmesi; diğerlerinin fark etmeyeceği bir kokunun ya da görüntünün o kişinin bütün kapalı kapılarının anahtarı olabilmesi; evrimimizin tüm bu vahşiliği ve dümdüzlüğünün yanında, nasıl inceliklerle örülü olduğunun kanıtıydı adeta. Evrim, birinin kafasına taşla vurup öldürebilmeyi bize kodlarken, bir yandan sadece birine ait bir kokuyu algılayarak, karnımızda yaşayan kelebekler olduğunu zannetmenize sebep olan bir dinamikti; savruk, anarşist, sert, öngörülemez ve bir örümceğin ağı gibi nahif ve ayrıntılı.


Eve girdiğimde hava kararmaya başlamıştı. Gün tam aydınlanırken çıkmak ve kararmaya başlarken geri gelmek insanoğlunun kendine yaptığı en büyük kötülüklerden biri. Ev benim için özellikle şu son aylarda yaşanabilen bir yer olması dışında, bir sığınak, kaçış noktasıydı. Çünkü o vardı evde. O olduğundan beri bu tozlu, kaba ve zevksiz betonarme anlam kazanmıştı; Âdem, Aden bahçesinde her çeşit meyvesi olsa da, kaburgasından Havva yaratılıp ona bahşedildiğinde tamamlanmıştı. Sonra varsın atılsındı bahçeden, önemi var mıydı? Havva’nın kokusu karışmadıysa bahçeye, cennetteki meyvelerin binbir çeşit kokusunun artık onun için hiçbir anlamı kalmıyordu. İnsanlığın tüm ortak duyguları ve güdüleri dışında, eğer Havva yoksa sadece kendine özel bir mutsuzluk ve hüzün bulmuş oluyordu Âdem artık. Diğer bütün insanlardan kendini ayıran, kopartan, yalnızlaştıran, sadece ona özgü bir üzüntü, öfke ve mutsuzluk. Gülümsedim. Keyfim yerine gelmişti. Şimdi ne yapıyor acaba, diye düşündüm. Uyuyor olabilirdi. Geceye ve gündüze, uykuyu ve uyanıklığı diğer insanlar gibi oturtmazdı. Düzensizliği seviyordu. Bu yüzden her saatte uyuyor ya da uyanık olabilirdi. Şarapla yemek için birazcık eski kaşar, elma, biraz da kuru incir hazırladım çabuk çabuk, gürültü çıkartmadan. Telefondan kısık sesle şarkı açtım: Şarkının “küçük şeyler sevindirir ruhumu,” kısmında gülümsedim ama “daha mutlu olamam,” kısmı beni üzmüştü.


Özenle ve istekle hazırladım sofrayı: Az meze, kırmızı şarap ve yıllardır bırakılması planlanan sigara… Yani o hariç her şey hazırdı masada. Gün boyu kaçtığım her şeyden ona sığınıyor, yıllardır insanlardan sakladığım sevginin neredeyse tümünü ona yöneltiyordum. Bir kez musluk suyundan geçirdiğim şişeyi elime aldım, tirbuşonum mantar tıpayı “plop!” diye yuvasından çıkartıp yine görevini yapmanın haklı gururuyla çekmecesine geri döndü. Şarap, önemli şeyler anlatan tok sesli bir ihtiyar gibi, köpürerek bardağa doldu. Gözlerim kapalı, bir yudum aldım. Onu da yanıma, masaya almanın zamanı gelmişti.


Masaya birlikte döndük. Dokundum; yumuşak, kaygan bir ipek parmaklarımın arasından su gibi kaydı. Şarabımdan dolu, tatmin eden koca bir yudum aldım. Dönmemek üzere giderken bana bıraktığı parlak, ipek uyku bandına baktım, kokladım nazikçe. Ona kokuyordu. Öylece durdum gülümseyerek. Evet, benden başka dünya üzerindeki hiçbir canlı için bir şey ifade etmiyordu bu koku; benim için ise mutluluğa en yakın yerde inilen duraktı. Çekinerek beni kalabalıklardan koparıp alan uyku bandından derin bir nefes daha aldım; bandın kokusunun bitme ihtimalinden deli gibi korkuyordum ama garip bir şekilde bitmiyordu. Kokuyla birlikte karnımda yuvalanan kelebekler, titreyerek kozalarından çıkıverdiler. Donuk bakan iri gözleriyle boş sandalyede, hayali karşımda belirmişti sanki.


Tam üç aydır uyku bandı ona kokuyor. Bant, tekrar sarılmamızı, sevişmemizi, gülümsememizi sağlayan, geçmişe açılan bir portal kapısıydı benim için. Oturduğum sandalyede, siyah, dantelli bir uyku bandı sayesinde; paralel fm’deki o harikulade şarkıyı, her gün tekrardan mırıldanıyordum. Herkesin ortak güdüsü, anlamı Aden bahçesiyken, bir kişi için sadece birinin kokusu, bahçeyi artık görmemesine sebep olabilirdi. Evet, bu olabilirdi.


Son şarkımı açtım. Gözlerim kapalı bir kez daha kokladım uyku bandını gülümseyerek. Kendimi göremiyorum ama gülümsemem bakkalınkine benziyor olabilir. Uyku bandını masanın üzerine bıraktım. Kafamda geriye sarılmış bir film gibi, anılar oynuyordu. Yaşandığı anda harika olan hisler, eğer hatırlanmak zorunda kalındıysa insan için ağır bir işkenceye dönüşüyorlar. Bu işkenceyi kendime bilerek, isteyerek yapıyordum. Şarkı bitiyordu, şarabım da öyle. Son yudumu çekmek için masaya uzandım, kadehin dışı ıslanmıştı; insanlık hali, elimden kayıverdi. Halıya, koltuğa, telefona, bilgisayara; bir şey hariç her şeyin üzerine dökülebilirdi, ziyanı olmazdı; ama şarap yeryüzünde dökülmemesi gereken tek şeyin üzerine döküldü… Birkaç saniye algılayamadan anlamsızca uyku bandına baktım, yarım bardak şarabı ânında emiverdi. Kana bulandı. Ağzımdan anlamsız, acı çeken bir hayvanınki gibi kontrolsüz bir ses fırladı. Masadan uyku bandını kaptığım gibi koridora koştum, öylece durdum. Ellerim titriyor, kalbim çarpıyordu. Karnımdaki kelebekler yerini endişeli bir tırmalamaya bıraktılar. “Bu,” dedim içimden, “gerçek değil.” Başım zonklamaya başlamıştı. “Rüya görüyor olmalıyım,” diye iç sesimle pekiştirdim çaresizliğimi. Bunu çocukluktan beri yaparım; baş edemeyeceğim büyüklükte bir sorunla karşılaştığımda bir süre durup onun aslında yaşanmadığını farz ederim. Dünyanın en işe yaramayacak savunma mekanizmasını geliştirmiştim. Öylece dolu gözlerle, iniltiler çıkararak kaldım koridorun ortasında. Yıkasam da yıkamasam da artık hiçbir zaman o koku olmayacaktı. Titreyen elimde sallanan kanlı uyku bandını çekinerek burnuma yaklaştırdım; ekşimiş üzüm kokuyordu.



Cem Alan

Schoolgirl with Books
bottom of page