Schoolgirl with Books

Gittikçe Büyüyen Şeyler - Zafer Çarboğa




Kapkara bulutlar dağa doğru kayarken bir boşluğunu bulup ortaya çıkan güneş belirsiz gölgeler oluşturuyor. O gölgeler de sanırsınız ki üşüyorlar da keskin gölgelerin göğsüne sokulup kayboluyorlar. Bir durup bir esen rüzgâr da en kuytulara girip sinir bozucu çavuşlar gibi etrafı didikliyor, üşümeyen tek bir canlı kalmayana kadar da durmuyor. Biraz sonra iki çocuklu bir kadın geliyor perona, çocukların ellerinde uçmaya hevesli iki balon incecik naylon iplere tutunuyorlar. Durmadan sallanan balonlar nasıl olduysa birbirine dolanıyorlar. Çocuklar ipleri çekiştirip ayırmaya çalışırken iplerden biri kopuyor. Bir anda esen allahsız kitapsız bir rüzgâr balonu alıp peronun çatısına uçuruyor. Ardından "pat" diye bir ses geliyor. Sesle beraber çocuk irkiliyor. Hani silah sesini duyunca ellerini kendine siper eder ya insan, işte öyle irkiliyor çocuk. Buruşan yüzünü bir duacı gibi gökyüzüne çeviriyor bir de. Gökyüzü mavi bir soluğa boyanıyor. Hemen ardından küçük çocuğun içinde bir şeyler kırılıyor. O an, yeryüzünde ondan daha yakın olabileceğim kimse olamaz, diye geçiriyorum içimden. Bir şey olanaksızsa eğer onunla ilintili olsun ya da olmasın evrendeki her şey bütün koşulları en olunmaz yerde birleştirir. Şimdi bütün olmazlar gelip çocuğun kapısında duruyor. Çocuk ağlıyor. Bir anda yok olan eğlencesinin ardından havaya bakıyor, dönüp bir daha bakıyor, bir daha... Sonra bir şeylerin değişmediğini görünce sessizce başını önüne eğip iç çekiyor. Öyle bir iç çekiş ki yeryüzündeki bütün havayı alıp oradan balonuna üflediği soluğunu arıyor sanki.


Bir tren geliyor. Sonra kafamı kaldırıp umutla bakıyorum. Saat on altı otuz beş...


Biraz sonra yeniden görünüyor güneş. Bu sefer daha güçlü, gölgeler daha belirgin. Bütün varlıklar kendi gölgelerinde bir kere daha var oluyorlar. Derken çocuk kafasının gölgesini balonuna, incecik boynunu da onun ipine benzetiyor. Kıpırdamıyor önce. Sonra hafifçe öne doğru eğilince gölgesinin hareket ettiğini fark ediyor. Böyle olunca da içini bir korku kaplıyor. Bu yüzden avını kollayan aç kediler gibi kıpırtısız duruyor. Kahretsin ki güneş yine kaybolmaya başlıyor. Sonra gölge siliniyor yavaş yavaş. Bütün dünya kocaman bir gölgeyle kaplanıyor şimdi. Bir kere daha ağlamaya başlıyor çocuk. Bu sefer annesi ona bağırıyor, bağırırken de etrafına bakıyor, bir suç işlemiş gibi sesini fısıltıya çeviriyor. Bunu fark eden çocuk, ağlamayı sürdürüyor.


Bir tren daha geliyor. Sonra giderek artan bir heyecanla inen yolculara bakıyorum. Saat on altı kırk beş...


Çocuğun kendisinden küçük kardeşi kendi balonunu getiriyor ona. Uzatıyor, uzatıyor da biraz isteksizce. “Hayır, istemiyorum.” derse hemen vazgeçecek gibi duruyor karşısında. Yüreği de el vermiyor ki. Abisi ağladı, annesinden azarı işitti. Hem balonu da patladı gitti. “İstemiyorum.” diyor abisi. “Ben pembe sevmem.” diye ekliyor istemsizce. Aslında seviyor belki. Seviyor da kaybeden birinin hüviyetine bürünmüş bir ağızla konuşuyor. Kimse kaybetsin istemiyor. Sonra hafif bir rüzgâr esiyor yine. Kardeşinin balonun ipini gevşek tuttuğunu görünce atılıyor öne. Sımsıkı kavrıyor onu. Anneleri de elindeki telefondan ayırmadığı gözlerinin ucuyla bakıyor onlara. Sonra yan yana oturuyor kardeşler. İpi beraber tutup izliyorlar balonu. Ama pembe balon. Ama kardeşinin balonu. Kalbinin burkulan tarafı hâlâ gökyüzüne bakıyor. Çatıya. Belki o "pat" sesi başka bir yerden gelmiştir, diye umutla.


Sonra bir tren daha geliyor. Kimse inmiyor trenden. Kısır bir annenin hüznüyle devam ediyor yoluna. Saat on altı elli beş...


Bir sığırcık sürüsü geçiyor şimdi. Geçiyor da ürkek ürkek yere bakıyor hepsi. Onca kalabalık içinde herkes kendi korkusunu yaşıyor. Yalnız yaşıyor. Belki de ortak bir korku yaşamaktan iyidir bu. O zaman dağılıp giderler. Sonra sürü gelip peronun çatısına konuyor. İkinci bir "pat" sesi daha duyuluyor. Duyulunca çocuk irkiliyor yeniden. Kuş sürüsünden bir çığlık yükseliyor, sürü bir anda havalanıyor korkuyla. Şimdi garip bir şey oluyor. Havalanmaya hazırlanan bir sığırcık patlamış balonu gagalarının arasına alıp çocuğun tam üstünde yuvarlaklar çizerek uçuyor. Bir an fazla havalanıp vazgeçecek gibi oluyor. Birkaç sığırcık ona doğru gelince o da biraz alçalıp patlamış balonu peronun zeminine bırakıyor. Raylara yakın bir yere düşüyor balon. Çocuk hızla kalkıyor yerinden. Balona doğru atılıyor. Annesi bunu fark edince elindeki telefonu bırakmadan çocuğa doğru koşuyor. Tam o sırada yeşil tren görünüyor. Çocuk balonu eline alınca tren hızla geçip çocuğun saçlarını ve annenin başörtüsünü oynatıyor. Anne bu sefer kimseye aldırmadan kızıyor ona. O da avucunda sımsıkı tuttuğu balonu ağzına yaklaştırıyor.


Çocuk, patlak balonuna üflüyor var gücüyle. Ben ise ölüm sızmasın diye yaşamıma, boşlukları gülüşümle yamamaya çalışıyorum.


Sonra bir tren daha kalkıyor buradan, geride patlamış mavisiyle gökyüzü kalıyor. Saat on yedi sıfır beş…



Zafer Çarboğa

418 görüntüleme
Schoolgirl with Books