top of page
Schoolgirl with Books

Gökyüzüne Asılı Lamba - Banu Balaban




Kumun üzerinde yıkkın bir halde oturuyordu. Minik dalgaların sahile vuran sakin kıpırtıları, uzaklardan gelen müzik sesleri ve yazlıkçıların flu kahkahaları eşliğinde dudağının kenarından sarkan sigarasının dumanı yıldızsız gökyüzüne yükseliyordu.


Bir yerde okumuştu: “Yalnızlık, iki paket sigara kadar zararlıdır.” Günde iki paketi vardı zaten. İki pakete daha yeri var mıydı? Lakin yalnızlık, onun seçimi olmamıştı ki hiçbir zaman. Ya ölümler ya zulümler yüzündendi dikenli bir çöl bitkisi gibi bir başına kalışı, kavruluşu…


İlk sigarasını yaktığı gün geldi aklına. Yine böyle bir akşam saati, bu kumsalda, on yedi yaşının tüm dik başlılığıyla, Mert’in uzattığı paketten çekip yakmıştı gözünü karartıp. Ninesi duysa terlikle kovalardı. Ama umuru değildi o an. Tek istediği, içine çektiği dumanı, yosun tutmuş ela gözlerini kısıp ince dudaklarını büzerek havalı havalı dışarı üflemekti. O kekremsi duman önce boğazını, sonra gözlerini haklamış, tutulduğu öksürük nöbeti herkesi güldürmüştü. Herkes dediği Mert, Fuat, Banu. Bir de… Aslı. Aslı’ya aşkını o yaz itiraf edememişti. Diğer hiçbir yaz edemediği gibi. Şu tuhaf kamburu ya da diğerinden daha kısa olan sol bacağı yüzünden değil. Korkmuştu. Aslı’nın yakınında olup onu görmezden gelmesi, o bildik küçümseyen bakışlarla gözlerinin içine bakmasından evlaydı.


Kuma oturttuğu kahverengi bira şişesinden ısınmış bir yudum aldı. “Bir icat yapacak olsam biranın sidik gibi olmasını engellerdim anasını satayım,” diye düşündü.


Annesi ve babası o küçükken ölmüşlerdi. En trajiğinden bir trafik kazası. Ninesinin Gömeç’teki evine bayram ziyaretine giderken babası sabah güneşinin rehavetiyle direksiyon başında uyumuş. Tek kurtulan bu hilkat garibesi çocuk. O da ninesine ömürlük tatsız bir armağan.


Ninesi, eski konaklar gibi sağlam bir kadın. Acısını içine gömüp gık demeden yıllarca ona ana babalık etmiş. Başka da kimsesi yokmuş zaten. Ne teyze, ne dayı, ne amca, ne hala, ne enişte, ne hısım akraba. Hiç. “Kifoz Nejat” lakabıyla liseyi bitirip bir tanıdığın yanına engelli kadrosundan çaycı oluvermiş. “Kafası zehir gibi ama bu haldeyken elden ne gelir?” dediğini duymuştu ninesinin komşu Neriman ablaya. Bu hal… Ömrü boyunca ona hep çelme takan bu hal…


Çocukken bir süper kahraman olduğunu hayal ederdi. Farklı göründüğü için farklı güçleri de olduğuna inanırdı. Onu bir örümcek ısırmamıştı, Kripton gezegeninden de gelmemişti. Yine de inanıyordu. Ne zaman ki saf ama sancılı geçen çocukluk günleri, yüzünde sivilceler ve kalınlaşan sesiyle birlikte sona erdi, hayalleri de pof diye sönüp gitti. Çocukların hayalleri yetişkin dünyasınca itinayla tuzla buz edilirdi zaten. Hele ki engellerin gün gibi ortadaysa…


Çay ocağının ilk yıllarında aşka yeniden göz kırpmış. Muhasebe stajyeri Firuzan. On parmağında on marifet lakin sağ elinin üç parmağı yok. Sol ayağı az biraz aksak. Kusurlarına inat sapsarı lepiska saçları, ağır vanilya kokulu parfümü, üzerinden çıkarmadığı mini eteği ve kırmızı dudaklı kocaman gülümsemesi ile göz dolduruyor şirkette. Tam ona açılacakken finans departmanından Çetin -çakal Çetin- kapıyor kızı. Korkaklığına, tutukluğuna sövüyor gecelerce. Kafasına kafasına vuruyor yumruk yaptığı eliyle. Kamburunu duvarlara çalıyor. Aşk defterini mühürleyip kapatıyor.


Tüm bunlar gök kubbenin altında zihninden sahne sahne akarken… Az evvel ninesi, üzerine konmuş şeytan-savar bir bıçak ve çenesinin altından geçip başını bağlayan beyaz bezden bir şeritle salonun ortasında yatıyordu. Komşu kadınların odayı kaplayan ağıtları, mutfakta karılan helvanın yağlı kokusu ve içindeki o yırtılma hissi yüzünden soluğu sahilde almıştı. Koca adam olmuştu olmasına da ninesiz bu hayatın yükünü nasıl kaldıracağını hiç bilmiyordu. Hiç düşünmemişti. Sanki ölümsüzdü ninesi. Süper kahraman olan esas oydu.


Gökyüzüne asılı bir lamba gibi duran ayın pırıltıları denizin üzerinde simden bir köprü yaratmıştı. Neşeyle oynaşan parıltılı yansımalara baktı uzun uzun. Yirmi yedi yıllık hayatını düşündü. Yalnızlıktan içi kazındı.


Yerküreden destek alıp ayağa kalktı. Kum taneleri yapışmış elini kot pantolonuna sildi. Aksayan ayağının ağrısı ve kamburunun yüküyle denize doğru yürüdü. Çıplak ayakları serin suya deyince ürperdi. Dalga köpükleri, biri yerde biri gökte duran ayaklarını öpüyordu. İlerledi. Su onu boylayana, boyunu geçene, tüm vücudunu çepeçevre hapsedene ve onu temelli gasp edene dek.


Kumda uykuya yatmış boş bira şişesi, bir de aksak adımlarının dokunuşları kaldı geride. Az sonra sinsi bir dalga gelip yok etti tüm izleri.



Banu Balaban

Comments


Schoolgirl with Books
bottom of page