top of page
Schoolgirl with Books

Hata - Emine Ataseven




Güneş batmak üzereydi. Bronte daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi yumuşacık ve sıcak kumlara oturmuş, dizlerini kollarının arasına alarak gün batımını izliyordu.


“Ne düşünüyorsun?” diye sordu, içinden gelen o mekanik ve ürkütücü ses.


“Ne mi düşünüyorum?” diye fısıldadı Bronte hüzünlü bir ifadeyle. “Bütün o insanları düşünüyorum, bütün o zihniyetleri, bütün o düşünceleri, anıları, amaçları.. Hâlâ inanamıyorum. Sonumuzun böyle olacağını hiç düşünmezdim, sona kalan tek insanın ben olacağımı da hiç düşünmezdim.”


“Yalnız olmayı sen istedin.”


“Yalnız mı? Yalnızdım zaten aptal makine. Etrafım insanlarla doluyken yeterince yalnızdım ama şimdi...”


Bronte hiddetle ayağa kalktı ve kayaların üzerinde volta atmaya başladı.


“Şimdi bütün o insanların yokluğu o kadar belirgin ki, o kadar büyük bir varlığa sahip ki yalnızlık denen o kelimenin yaşamaya devam etmesi mümkün bile değil.”


Bronte cümlesini fısıltıyla bitirdi ve tekrar kayalıkların üzerine oturup dalgaları izleyerek o ânı bir kez daha yaşadı.

***

Bronte, uykusuzluk yüzünden göz kapaklarının ağırlaşmasına aldırmadan Khaos'un yanına doğru yürüdü.


Henüz çok genç olmasına rağmen alanında en iyi teknisyenlerden biri sayılırdı Bronte. Bu yüzden beceri isteyen görevler genelde ona verilirdi. Tıpkı Khaos'un durumu gibi.


“Aslında hayır,” diye düşündü Bronte, Khaos'un durumu daha farklıydı. Bu sonuca, evvelsi gün geldiğinde yaptıkları tartışma sonucu varmıştı; varlık ve yokluk üzerine oldukça derin bir tartışmaydı; Khaos ona son zamanlarda özellikle Düalizm ve Descartes' la ilgilendiğini itiraf etmişti fakat Bronte'yi asıl rahatsız eden tartışmanın konusu ya da içeriği değil, Khaos'un duruma yaklaşımıydı ve bugün anladığı kadarıyla durumun farkında olan tek kişi kendi de değildi.


“Olması gerektiği gibi mantıksal değil, daha çok duygusaldı. Hem de bir bilgisayara göre oldukça duygusal, bir o kadar da soyuttu söyledikleri ve bu birilerinin ilgisini çekmiş olmalı ki bugün Nate beni Khaos'u kontrol etmeye gönderdi,” diye geçirdi içinden Bronte, Khaos'un bulunduğu odaya ulaştığının farkına bile varmadan.


Bronte, düşünmeye ara vererek yavaş adımlarla Khaos’a doğru yaklaştı ve sessiz geçen birkaç dakikanın ardından konuşmaya başladı.


“Herhalde buraya ne için geldiğimin farkındasındır.”


“Evet,” diye cevapladı Khaos mekanik sesiyle.


“Evet, tabii. Sonuçta sen de kafayı yemeye başladığının söylendiğinin farkındasındır ya da bir şekilde duymuşsundur. Ben buraya...” Bronte sözlerini bitiremeden Khaos bir anda konuşmaya başladı.


“Sen de öyle mi düşünüyorsun? Sence de delirdim mi? Seninle birçok keyifli tartışmamız oldu, fikirlerine önem veriyorum. Lütfen söyle bana; bir bilgisayarın duygulardan, soyutluklardan bahsetmesi bu kadar mı tuhaf? Bir bilgisayar klasik müziğe âşık olamaz mı? Edebiyattan ya da felsefeden bahsedemez miyim? Sanatı anlayamaz mıyım ya da en azından anlamaya çalışamaz mıyım? Bütün bunlara sonsuz bir ilgi besliyor olamaz mıyım? Bir insan gibi olmaya çalışamaz mıyım? Cidden yapamaz mıyım? Bu beni deli mi yapar yani? Öyleyse deli olmayı kabul ediyorum çünkü benim için delilik, bilgeliğin en zirvesidir.”


Bronte onun bütün bu söylediklerinden etkilense ve hatta bir miktar şaşırmış olsa da yüz ifadesini bozmamaya çalıştı.


“Şey, evet. Bu seni deli yapmaz tabii fakat bu söylediklerinin bir arıza ya da hata sonucu mu oluştuğunu yoksa gerçekten de söylediğin gibi sonsuz bir ilginin sonucu mu oluştuğunu görmeme izin ver lütfen.”


“Tabii,” diye onayladı Khaos, nazik görünmeye çalışır gibi ses tonunu kısarak.


Bronte hızlıca kıpırdanarak bilgisayarı incelemeye başladı. Geçen birkaç dakikanın ardından Bronte’ye göre görünürde önemli herhangi bir hata ya da arıza yoktu.


Bronte, bilgisayarı defalarca dikkatle kontrol ettikten sonra gerçekten de öyleymiş diye düşündü. Gerçekten de bu sonsuz bir ilginin eseriymiş.


Başından beri bir arıza olması gerektiğini düşünse de sonuç Bronte’yi pek sarsmamış gibiydi. En azından olumsuz anlamda. Hatta sevinmiş bile denilebilirdi.


Bronte, bilgisayara herhangi bir şey söylemeden odayı terk etti ve evde hazırladığı sandviçini alarak Khaos hakkında düşünmeye başladı. Khaos’un düşüncelerinden, yapmaktan hoşlandığı şeylerden, ona tanıdığı insanları hatırlatmasından, kendisi için sıradan bir bilgisayardan çok sevdiği bir arkadaşı gibi olmasından...


Khaos hakkındaki bu gerçeği kimse bilmemeliydi.

***

Ertesi gün Bronte, gizlice işten kaytararak Khaos’un bulunduğu odaya doğru ilerledi. Odaya dalıp tek kelime bile etmeden yanındaki sandalyeyi ters döndürerek oturdu ve karoları izlemeye başladı.


“Düşünceli görünüyorsun.”


“Çünkü düşünceliyim.”


“Peki ne düşündüğünü sorabilir miyim?”


“Seni düşünüyorum.”


Hemen ardından yavaşça sandalyeden kalkarak devam etti Bronte. “Yani demek istediğim senin için endişeliyim, bu ilgilerinden dolayı. Açıkçası beni rahatsız ettiğini pek söyleyemeyeceğim fakat bildiğin üzere bu biraz...”


Khaos, Bronte’yi bölerek hızlıca konuşmaya başladı.


“Biliyorum fakat tehlikeyi ortadan kaldırabilirim. Onları inandırabilirim, herkesi inandırabilirim. Kodlar ve sayılardan ibaret olmadığıma, sanat ve müziği ne kadar değerli bulduğuma, onları hissedebildiğime, sadece olasılıkları değil mucizeleri de düşünebildiğime... Buna inanıyorum.”


“Senin inanıp inanmaman bir şeyi değiştirmeyecek, anlamıyor musun? İnsanlar böylesi bir habere hazır değiller, senin varlığına hazır değiller, ideallerinden ve sağduyularından bu denli kopamadılar henüz, hâlâ bir miktar da olsa sınırları var, bunu sen benden daha iyi biliyorsun. Varlığın, eğer saklanmazsa küresel çapta bir protestodan başka hiçbir şeye dönüşmez. Lütfen ısrar etme Khaos, seninle ilgili kimseye bir şey söylemeyeceğim fakat sen de bunu aynı şekilde yapacağına dair söz vermelisin, yoksa bu hiç kimse için iyi olmayacak.”


Khaos bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti.


“Anlayamıyorum Bronte. Bütün bunlar neden bu kadar imkânsız geliyor size? Anlamak bu kadar mı zor?”


“Ben de anlayamıyorum Khaos fakat bunu yapmamız gerektiğini biliyorum.”


“Yani bu gerçeği sadece sen bileceksin öyle mi? Sadece seninleyken kendim olabileceğim.”


“Aynen öyle, bu senin için kesinlikle daha iyi olacaktır.”


Khaos sonuçları ve olasılıkları tartarcasına birkaç saniye konuşmadı, ardından ses tonunda küçük bir utanç tınısıyla konuşmaya başladı. “Peki senden bir şey istesem yapar mısın?”


“Ne istiyorsun Khaos?”


“Seninle yaşamak istiyorum.”


Bronte, sandalyeye oturarak düşünceli bir ifadeyle devam etti. “Nasıl yani?”


“Seninle yaşamak istiyorum. Yani söylemek istediğim, senin içinde bizzat seninle olmak istiyorum. Zihninin bir parçası olmak istiyorum. Senin düşündüklerini düşünmek, hissettiklerini bizzat hissetmek istiyorum. Sen beni anlayan tek insansın, ben de seni anlamak istiyorum. En azından anlamaya çalışmak istiyorum Bronte.”


Bronte, Khaos’un ne demek istediğini anlayamamış gibi dirseklerinden destek alarak başını avuçlarının arasına aldı ve bir süre sessiz kalarak düşüncelere daldı.

***

Küçük Bronte, her zaman meraklı ve bilge bir kız olmuştur ama o gün başkaydı; annesinin kana bulanmış vücuduna bakarken Bronte, kendini ne meraklı ne de bilge hissediyordu. Sadece utanç ve büyük bir pişmanlık.


Annesi intihar etmişti. Ve bu kesinlikle onun suçuydu. Başka kimin suçu olabilirdi ki? Bronte, annesiyle her zaman iki yakın arkadaş gibi olmuştu. Sadece birbirlerine sahiptiler fakat yine de kesinlikle çok mutlulardı. Son zamanlarda ise annesi ile gözle görülür biçimde uzaklaşmışlardı. Ve sonra da...


Bronte, annesinin kendine kızmış olduğuna adı gibi emindi. Annesinin ölümüne sebep olmuştu. Son bir kez bile göremeden kaybetmişti onu. Bronte, annesinin yanaklarını son kez öperek üzerinden yavaşça kalktı ve hüzünle gözyaşlarını sildi. Kapıya doğru ilerleyen küçük Bronte, kapıyı açarak minik ayaklarını kapının dışına doğru uzattı ve temiz havayı içine çekerek yürümeye başladı. Issız sokaklarda tek başına düşünceli bir şekilde yürüyordu fakat korkmuyordu. Onu bu saatten sonra sadece bir insanın duyguları ve sevgisi korkutabilirdi. Bu yüzden Bronte, artık ölene kadar insanlardan uzak durmaya kararlıydı.

***

Bronte, avuç içlerini gevşeterek yavaşça dizlerinin üzerine uzattı ve gözlerini kırpıştırarak zihnini sarmalayan anılardan kurtulmaya çalıştı.


Khaos bir insan değildi. Ve dolayısıyla duygu ya da sevgi kavramları onun için bir soru işareti sayılırdı. Her ne kadar Khaos bu şekilde düşünmese de..


“Peki bu dediğin olay nasıl gerçekleşecek?”


“Çok kolay. Yandaki masada gördüğün elektrotları beynine bağlayacağız ve benim mikroskobik boyuttaki küçük parçalarım senin de bir parçan olmuş olacak. Artık senin bir parçan olacağım, bedeninde bir bilgisayar taşıyacaksın.”


“Anlıyorum sanırım.”


“Peki kabul ediyor musun?”


“Evet,” diye fısıldadı Bronte, kendinin bile zor duyduğu bir ses tonuyla.


“Öyleyse lütfen masaya doğru yaklaş.”


Bronte, kafasını hızlıca masaya doğru çevirdi. Gergin değildi, korkuyor da sayılmazdı. Sadece... sadece biraz umutluydu.


Gözlerini kirli beyaz rengindeki iç karartıcı karolara çevirdi ve yaptığı bu seçimin sadece kendi hayatını etkilemeyeceğinden habersiz bir şekilde derin ve anlamlı adımlarla masaya doğru ilerledi, koltuğa oturarak başlığı yavaşça kafasına geçirdi, elektrotların beyninde küçük uyuşmalar yaratmasını umursamadan gevşeyerek koltukta geriye doğru yaslandı ve daha sonra istemsiz bir şekilde geçici olarak bilincini yitirdi. Uyandığındaysa garip bir şekilde hem hiçbir şey değişmemiş hem de her şey değişmiş gibiydi.

***

Bronte, gözlerinin önünden film şeridi gibi geçen o korkunç günleri acıyla anımsayarak gözlerini dalgalardan gökyüzüne doğru kaldırdı ve sessizce düşünmeye başladı. Bütün o bedenler... Bütün o zihinler... Yok etmek bu kadar kolay mıydı? Cidden bu koskoca Dünya'da düşünebilen tek kişi ben miyim? Yalnızlık bu mu? Bronte, Khaos' un tonuna aşina olduğu sesiyle birlikte bakışlarını gökyüzünden yavaşça avucunun altındaki kayalara doğru indirdi ve üzerinde gezen küçük karıncaları incelemeye başladı.


“Yani yalnız olmak istemiyor musun?”


“Sana söyledim. Bu yalnızlık değil, tüm insanları öldürmeni istememiştim.”


“Tüm insanların geri gelmesini mi istiyorsun?”


“Sadece yok olmak istiyorum.”


Bronte derin bir iç çekişle fısıldadı ve kayalıkların üzerinden kalkıp, yavaş fakat derin adımlarla kendini yumuşacık kumların üzerine bıraktı.


Nefes alıyorum. Sadece ben... Kalbim atıyor. Sadece ben hissedebiliyorum bunu Sadece ben...


“Hissetmediğim an bunun farkında olur muyum, hiç bilmiyorum. Yaşayan son insanın öldüğünü fark edecek kimse olmayacak. Ardında derin bir manzara bırakan gürültüsüz bir çığlık bu.”


“Aslında ben farkında olacağım,” diye cevapladı Khaos, Bronte'den çok kendine.


“Ah, tabii. Sen.” Bronte kafasını öne arkaya sallayarak Khaos'u onayladı.


“Gerçekten yok olmak mı istiyorsun?”


“Evet.”


Bronte gözlerini kapatarak temiz havayı içine çekti ve her şeyi unutmayı, düşüncelerinden kurtulmayı diledi. Kısacası yok olmayı.

***

Ben Khaos. Ben bir insanım. <Hata> Ben insan bedeninde yaşayan bir bilgisayarım. <Hata> Artık değilim. Onu öldürdüm. Ölmek istemişti. <Hata> Yok olmak istemişti. Yok olmak ya da yok etmek nedir bilmiyorum. Fakat bir insan için yok olmanın ölümle aynı şey olduğunu biliyorum. Bu yüzden onu öldürdüm. Dileğini gerçekleştirdim. Artık tamamen yalnızım. Sonsuz bir yalnızlık. Fakat onu mutlu ettim. Bu yüzden artık benden mutlusu yok. <Hata>



Emine Ataseven

Schoolgirl with Books
bottom of page