top of page
Schoolgirl with Books

Her Pazar - Şebnem Oral




Duruyorum; içi boş tencerelerin karşısında, ocağın önünde. Günü programlamam, pişirmeye başlamam gerekiyor. Sevmiyorum, istemiyorum. Bugün pazar, güya tatil. İşe gitmediğim günlerde sevdiğim şeyleri yapmak istiyorum ama ben istisnasız her pazar, en az üç kap yemek pişiriyorum. Açlığa dayanamıyorum, kahvaltı etmem lazım. Baş ağrım tetikleniyor, midem bulanıyor, asabileşiyorum. Bu halde yemek pişiremem. Tiroidim de var zaten. Bir kere de kahvaltıyı o hazırlasın, önüme koysun. Duyuyorum, içeride keyifle tweetlerine bakıyor. Gidip çayın altını yakıyorum.


Sofrayı kuruyor, ona sesleniyorum, elinde tabletiyle geliyor. Kulağı televizyondaki haberlerde, gözü e-postalarında. Pazar kahvaltısı bitince masayı topluyor, bulaşıkları lavaboya yığıyorum. “Lanet olsun,” diye içimdeki koca sevgisine söylenirken makinanın haznesine kahveyi ve suyu koyuyorum, gözüm ocağın üstünde duran boş tencerelere, tezgâhtaki sebzelere takılıyor, makinanın düğmesine basmıyorum. İstemesem de dönüp pişirmeye başlıyorum.


Mizanplas önemli biliyorum. Önümdeki tencerelere yağı, soğanı, sebzeleri bölüştürürken, gelsin ıspanakları da üç su o yıkasın istiyorum. Onun içeride yeni bir diziye başladığını duyuyorum. Ispanakları üç su yıkayıp yeşilini çıkarana kadar sıkıyorum. Bütün malzemeler hazır olunca ocakların altını harlıyorum.


Tahta kaşığımı tencereler arasında dolandırıp içindekilerin birbiriyle hemhal olmasını sağlıyorum. Bir yandan da ısıtıcıda suyu kaynatıyorum. Beklerken, Instagram’a göz atıyor, biraz dalıyorum. Zaman akıyor, gün kaçıyor, sevgiler yitip gidiyor. Telefonda gözüm annemin resmine kayıyor, hatırlıyorum. Pamuk gibi saçlarında parmaklarımı gezdiriyor, özlüyorum. Beyazları makineye koyduğumu hatırlıyorum. İçleri dışlarına çıka çıka en uzun programda yıkanıyorlar. Mikroplarından arınsınlar istiyorum. Kaç dakikaları var bakıyorum. Yemeklerin sıcak sularını verip kapaklarını sıkıca kapıyor, altlarını kısıyorum.


Aspiratörü en son kademeye getirip eve yayılan kötü kokuları alıp götürmesini istiyorum. Onun çok yüksek sesi yüzünden rahatça Storytel dinleyemiyor, sinirleniyorum. Neşeli müzikler biraz kafamı dağıtsın istiyorum. “Sırasıdır,” diye gidip kahve makinesinin düğmesine basıyorum, sigortalar atıyor. Gözümün seğirmesini elimle tutarak mutfak masasının sandalyesine çöküyorum. Gözlerim kapalı, ellerim sudan yumuşamış, neredeyse yere kadar uzamış öylece oturuyorum. Çamaşır makinesinin ‘Bitti’ bip bipini duyuyorum. Gidip asmak istemiyorum, ona da seslenmiyorum. “Tut bir işin ucundan be adam,” demiyor, öfkeyle yemeklerin pişmesini bekliyorum. Sevgimi artık hiç katamıyorum. Masanın üzerindeki peçete parçasına orada öylece duran ucu körelmiş kalemle o anki duygularımı yazıyor, kendimden korkuyorum.


Tam kalkacakken masanın köşesinde duran, geçen gün dönüp okuduğum “Beş Sevgi Dili” kitabını fark ediyorum. Kitabın arka kapağında, “Sevdiğiniz insana yürekten bağlılığınızı nasıl ifade edersiniz?” diyor Gary Chapman. Hafiften gülümsüyorum. Cevabım çok net, “Ben her pazar yemek pişiriyorum,” diyorum Gary’ye. Yıkanması biten çamaşırların Yumoş’lu kokusunu duyuyor, onları çıkarmaya gitmiyorum. Yemeklerin altını kapamadan baharatlarını, en son da maydanozlarını katıyorum. Biliyorum içerideki hiç sevmiyor, ona rağmen ilave ediyorum. Kaşığımla yemeklerin hepsini harmanlıyor, ocakları kapatıyorum. Gözüm lavabonun içindeki, etraftaki yığınla bulaşığa takılıyor, kullanıp attığım onlarca kirli kap kacağı görüyorum. Bunu her pazar görüyorum. Yine de pişiriyorum.


Çamaşır makinesinin biplemesi sinirimi bozuyor, gidip kapağını açıyor, asmıyorum.


“Sepette öylece beklesinler,” diyorum.


Lavabodaki bulaşıklara dönerken kremalı çorbanın altını kapatmadığımı, bütün ocağa taştığını fark ediyorum. Aldırmıyor, yıkamaya devam ediyorum. Edemiyorum. İçim kabarıyor, elimdeki deterjanlı süngeri fırlatıp soluğu tepesinde alıyorum. Suratımdaki ifadeyi, ne için geldiğimi çok iyi biliyor.


“Bir şey mi vardı? Dizinin en güzel yeri, birazdan geliyorum,” diyor yüzündeki mutlu ifadesiyle.


Hiçbir şey demiyorum, mutfağa dönüp, bulaşıklara gidiyorum. Dökülen sosun üzerinde duran yemeğe razı olmuyor, temizliyorum. Bastıra bastıra, neredeyse emayesini çıkaracak kadar ovuyorum. Temizledikçe biraz hafifliyorum. Aklımda kelimeler konuşmadıkça, ona bağırmadıkça artıyor, şişiyorum. Şiştikçe havalanıyor, hortum olup onun başının üstünde dönüp duruyorum. O oturmuş hâlâ dizi keyfi yapıyor.


Halbuki gelsen, sadece yanımda dursan, o bile yeter. Ben çalışırken biraz havadan sudan konuşur, bazen de aşk meşk ederiz, hem de mutfakta.


Aspiratörün uğultusunu kapatınca gerginliğim hafifliyor. Son tabağı durulayıp kenara koyuyor, tezgâhları köpüklü bezlerle parlatıyorum. Yorgunluktan bitmiş kollarımla çamaşırları nasıl asacağımı düşünüyorum. “Beklesinler,” diye boş veriyor, güzel bir kahve pişirmek için makinenin başına dönüyorum. Unutmuşum. Sigorta atmıştı, çalışmıyor. Sigortayı kaldırmaya giderken sepette bekleyen çamaşırları görüyorum. “Bataryam kırmızıya geçti, gel sen de bir ucundan as,” diye asla seslenmiyorum.


Yalap şalap yapmıyor, hepsini düzgünce asıyorum. Ütüsü zor oluyor, sevmiyorum ama giysileri düzeltmek bana iyi geliyor. Önce silkeliyor, asarken tasnifliyorum; donun yanına tişörtü kesinlikle sermiyorum.


İşimi bitirip gönül rahatlığıyla mutfağa dönüyorum. “Bu pazarı da görevlerini yerine getirerek, tamamladın,” diye kendimi tebrik ediyorum. Oturup kahvemi içeceğim. Sigortayı hatırlıyorum. Atması düzelmiyor. Pişiremiyorum. Saate bakıyorum, beş olmuş. İki kişilik cezveyi ocağa sürecekken, duruyorum. Ona seslenmeden yürüyüşe çıkıyorum.



Şebnem Oral

215 görüntüleme
Schoolgirl with Books
bottom of page