Schoolgirl with Books

İsteseydik Olurdu! - Gökçe Gönülaçar


Flower Garden and Bungalow, Bermuda
Winslow Homer - Flower Garden and Bungalow, Bermuda (1899)

Olurdu yahu! Olurdu. İsteseydik yapardık. Mis gibi bir yaz bahçesi olurdu orası. Belki domates dikerdik. Sivri, tombul, dolmalık biberler büyürdü orada. Bostan patlıcanı sonra. Dilim dilim kesip pizzasını bile yapardım ben. Sadece güneş yeterdi bütün bunlara. Sulardım akşam serinliğinde taşa kesmiş o toprağı. Çapalardım. En iyi gübre ile beslerdim. Olurdu işte, bal gibi olurdu. Belki de sadece çiçeklerle bezeli bir bahçe olurdu.


Bir kenarda mangal yakardık. Sonra oturur şarabımızı yudumlardık. O bacakları bir hançer gibi boğaza saplanmış canına yandığım köprü ışıklarını söylene söylene seyrederdik. Çıkma lastiklerden bahçe pufları yapardım ben. Deterjan şişelerinden kadın suratlı saksılar. Sakız sardunyalar salınırdı içlerinden. Düş kapanları asardım sonra o ruhsuz demirlere. Rengârenk düş kapanları. Meşhur rüzgârımızla oynaşırlardı sabah akşam, olmaz mıydı? Hâlâ olabilir. Denize sıfır kimin müstakil evi var ki bu devirde? Satın alsak alamayız. Yok, yetmez paramız. Alamayız.


Ama kayınvalidemin var, lebiderya evi. Gepgeniş, üst katında salınarak dolandığı, kocamı karnından çıkardığı, kocasını diğer âleme uğurladığı kanepede her akşam uyuduğu, o bembeyaz boyalı, iki katlı güzelim yaz evi. Alt katında şaka gibi bir rakama oturan, keyif nedir bilmez kiracıları. Darmadağınık mutfakları. Yağlı bir tencere bırakmışlar bahçe duvarına. Saygısızlar. Kirli orası. Derme çatma. Şöyle tertemiz oturmayı bilmiyorlar. Üstelik arası da bozuk onlarla. Benimle arası iyi mi ki? Değil! Vermeseler olmaz mıydı kiraya? Ben geçip baştan aşağı yenilemez miydim o evi?


Yerleri doğal parke kaplasak, kapıları değiştirmeden tatlı tatlı yağlı boya ile beraber yenilesek, duvarları çağıl renge boyasak, mutfağı açsak, bir bar tezgâhı ile mutfağı televizyon odasına bağlasak, üç odanın birini kitap odası yapsak, eski oyma bir ahşap masa koysak, bir de yeşil bir banker lambası… Yazmaz mıydım ben orada nasıl bir aşkla tanıştığımızı?


Kayınpederimin Çankırı’da bir ilkokulda müdürlük yaparken kayın valideme ilan-ı aşk edişini… Yazmaz mıydım ki; babamın nöbetlerinden firar ederek Şarköy'ün upuzun sahillerinde annemi görüp âşık olduğu o yılları?


Yapabilirdik. Yazabilirdim. Ekebilir, biçebilirdim. O minnacık mutfağın camına tığla yaptığım bir perde asardım. Görenler örneğini isterdi.


Bir odasının duvarını sadece siyah beyaz fotoğraflarla kaplardım mesela. İzin verseydin. Duvara çivi çakılmazmış. Peh! O evin üst katında neredeyse her duvarında paslanmış yüz bin fotoğraflın ağırlığını taşıyan çiviler var. Olabiliyor yani. O ev, yılların yaşanmışlığını kaldırıyor da beni mi kaldıramazdı bir tek?


Anılar hep yanı başımızda dururlardı. Dünya kadar var. Biliyorum annenin fotoğraflara verdiği değeri. Hele bende ondakinden daha çoğu var. Üstüne fazlası da var. Babamın anneme Rusça yazdığı mektuplar. Kıskanır mıydı? Sanmam. Aynı dönemin duygusal çocuklarıydı onlar. Ya yaşasalardı? Hep beraber renkli ışıkların altında mutlu edemez miydik yaşlıları?


Senin dalıp da çıkardığın amforaları koymaz mıydık duvar diplerine? İçlerine Gelibolu yarımadasındaki sararmış buğdayları sıkıştırmaz mıydık? Bozcaada’nın romantik Amaranda’larını koymaz mıydım, yüz yıllık bitpazarı vazolarıma? O ölümsüzlük abidesi mor topakların anlamına yakışır bir şekilde ölümsüz yapamaz mıydık yaz evimizi?


Olurdu yahu! Olurdu. Annenle iyi anlaşmayı becerebilseydim. Annemden sonra, ona hiç benzemeyen bir emekli öğretmenin bitmeyen anılarını beş yüz bin kez dinlemeye katlanabilseydim. Yüksek mimar ablanın iç mimar olmaya özenişini anlayışla karşılayabilseydim. Onlar da anlayabilseydiler beni. Kızları, kardeşleri yapabilselerdi. O ev bayramlarda panayıra dönerdi. Yaz ikindilerinde kahkahalar katlanabilirdi. Kısır partileri verilirdi. Yanına bir yayık ayranı koyardım bol köpüklü. İsteselerdi. Çiğ börek de yapardım. Trakya usulü. Sonra akşam sularına atardık kendimizi. Şanslıysak bir de dolunay belirirdi tepemizde. Sen balığa çıkardın çocukluk arkadaşlarınla. Ben çay demlerdim küçük mutfağımızda. Sen sabaha karşı gelirdin elinde istavritlerle, karagözlerle. Ertesi güne “Bahçede mangal var, kapıp gelin kendinizi.” derdik dostlarımıza. Günlerce kimse gelmezdi belki evimize. Ben sabaha kadar yazardım. Sen gelir boynuma bir öpücük kondurur sonra horlamaya giderdin karanlık odaya. Sokak köpeklerinin güvendiğimiz havlamalarıyla uyurduk.


Olurdu. İsteseydik olurdu. Mis gibi bir yaz evi olabilirdi orası. Olamaz mı? Hâlâ olabilir bence!



Gökçe Gönülaçar

289 görüntüleme
Schoolgirl with Books