Schoolgirl with Books

Kum Gibi - Hatice Dökmen - Bölüm 2

Coğrafya bir kaderdir. Çünkü ne İstanbul’da doğana ne de Diyarbakır’da doğana, doğmadan önce "Nerede doğmak istersin?" diye sorulmaz. Ve doğduğumuz coğrafyalar bizim yaşam hikâyelerimizin çıkış noktalarıdır. Geleceğimiz, hayata bakışımız, hayallerimiz ve adımlarımız âdeta o denklemler üzerinden ilerler.


Hatice Dökmen
Hatice Dökmen

Betül Usta, yazar Hatice Dökmen ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümünde, çok kısa sürede üçüncü baskıya ulaşan, son dönemlerin başarılı romanı “Kum Gibi” üzerine yoğunlaştı.


Destek Yayınları'ndan çıkan ve karakterleriyle dikkat çeken roman, ön planda her ne kadar bir aşk romanı olsa da aynı zamanda bir dönem romanı.




Betül Usta: Öncelikle şunu sormak istiyorum: Pandemi sizi nasıl etkiledi? Yazar olarak size kattıkları ve sizden götürdükleri neler oldu?

Hatice Dökmen: Bu süreç birçok insanda olduğu gibi bende de çeşitli ruhsal arazlar bıraktı tabii ki. Ben buna “pandemi sendromu” diyorum artık. Sevdiklerimize doyasıya sarılabilmenin ne büyük bir nimet olduğunu anladık en başta. Bu yoksunluğun ruhumuzu ve bedenimizi nasıl öksüz bıraktığını gördük. Dostlarımızla sıcak bir çayın ya da bir fincan kahvenin eşliğinde sohbetlerin kemiklerimize kadar işleyen açlığını hissettik. Bütün bu yaşadıklarımızın unutulmamasını ve yaşama bundan sonra daha farklı pencereden bakılmasını diliyorum.


Bütün bunların yanı sıra sizin de dediğiniz gibi benim bu sürecimde bir de edebiyat alanında atılımlarım oldu. Pandeminin gölgesinde arka arkaya iki kitabım yayımlandı. Hiçbir sosyal faaliyetin olmadığı bu süreçte sanırım çaresizliğin verdiği bir içgüdü ile bütün enerjimi kitaplarımın tanıtımına verdim. Böyle olması benim için oldukça iyi oldu. Pandemiden kısa bir süre önce eşimi kaybetmenin, hemen arkasından yasakların gelmesinin bende yarattığı travmalarımı, kitaplarımın tanıtımı peşinden koşarken daha rahat atlattım diyebilirim.

Sonuçta hayat zaten böyle bir şey değil mi? Bir şeyler içinizi üşütürken, bir şeylerle de ısınıyorsunuz. Ama bu döneme benim açımdan bakıldığı zaman, hayatımın başka dönemlerine göre oldukça iniş ve çıkışların olduğu miladi bir dönem oldu diyebilirim.


B.U: Kemik Çayı ile Kum Gibi arasında çok kısa bir zaman dilimi var? İki kitabın kısa bir zaman diliminde basılması özellikle mi tercih edildi? Bunun sebebi neydi?

H.D: Evet, iki kitabın arasında üç ay var. Buna karar veren yayınevimdi. Çünkü ben dosyalarımı aynı anda vermiştim. Yayınevime hep güvendim. İçimde bir tedirginlik olsa da onların tecrübelerine saygı duymalıydım. Sonuca bakıldığı zaman iyi ki böyle oldu diyorum. “Kum Gibi” henüz gündemdeyken yeni bir kitabın daha yayımlanması “Kemik Çayı” adlı öykü kitabını da gündeme getirdi. Hani, “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.” dercesine birbirlerini beslediler.


B.U: Kum Gibi kısa sürede üçüncü baskıyı yaptı? Neler düşünüyorsunuz ve bu size nasıl hissettiriyor?

H.D: Açık konuşmak gerekirse hiç de beklediğim bir şey değildi bu sonuç. Bırakın üçüncü baskıyı, ikinci baskı bile bana büyük sürpriz oldu. Geriye baktığım zaman “Kum Gibi” bunu hak etti diye düşünüyorum. Bunu hak eden sadece kitap değildi tabii ki. Öncelikle yayınevim arkamdaydı. Bir de gerçeği konuşmak gerekirse ben vardım. Kum Gibi’yi okuyucusuyla buluşturmak için çok emek harcadım.


Kitabın okurlar tarafından sevilmesi, yazar için oldukça mutluluk ve onur verici bir duygu. Ayrıca tetikleyici gücü de var tabii ki ama tetiklemenin yanı sıra garip bir şekilde ‘yazar tıkanıklığı’ dediğimiz bizi duraklatan yanı da var. Çünkü okur beklentisine cevap verebilmek ya da daha iyiyi yazmak adına bir tıkanıklık yaşamak da olası bir durum.


B.U: Bu ilgiyi bekliyor muydunuz? Bir söyleşinizde romanınızın özellikle gençler tarafından çok tutulduğundan bahsetmiştiniz. Neden özellikle gençler tarafından çok sevildi sizce?

H.D: Çünkü “Kum Gibi” bir gençlik romanı. Bu ilgiyi şayet kitlelere ulaşabilirsem bekliyordum tabii ki. Kahramanlarım Dara ve Meryem o kadar içimizden birileri ki; onları günahları ve sevapları ile gençlerimizin seveceklerini hissediyordum. Sonuçta yanılmadığımı da görmüş oldum. Neden sevdiklerine gelince, aslında yaş kaç olursa olsun herkesin Kum Gibi’nin bir yerlerinde kendilerini bulmaları diyebilirim.


B.U: Destek Yayınları ile çalışmanızın ne gibi etkileri oldu?

H.D: Biliyorsunuz Kum Gibi benim altıncı, Kemik Çayı ise yedinci kitabım. Bu ürünlerimin Destek Yayınları’ndan çıkmasının bana çok büyük katkıları oldu. Destek Yayınları’nın gerek dağıtım ve gerekse tanıtım açısından oldukça kuvvetli bir ağı var. Size çok basit bir örnek verecek olursam; ben ilk defa -ki bir de pandemiye rağmen- kitaplarımı herhangi bir kitabevine gittiğimde ve o kitabevinin raflarında gördüğümde çok duygulandım. Bu müthiş bir duyguydu ve kitaplarımı o kitabevinden almadan edemedim. Kızlarım da aynı şeyi hissetmişler ve ellerinde kitaplarım olduğu hâlde onlar da almışlar. Evet, birçok kitap kitabevlerinin listelerinde olur ama raflarında bulunmaz. İşte tam da bu noktada Destek Yayınları’nın farkını fark ediyorsunuz. Kitapların başarısında yayınevimin çok desteği olduğunu düşünüyorum.



Kum Gibi
Kum Gibi

B.U: Kum Gibi romanınıza gelecek olursak, ilk sormak istediğimiz şey: Coğrafya kader midir?

H.D: Bence evet. Coğrafya bir kaderdir. Çünkü ne İstanbul’da doğana ne de Diyarbakır’da doğana, doğmadan önce “Nerede doğmak istersin?” diye sorulmaz. Ve doğduğumuz coğrafyalar bizim yaşam hikâyelerimizin çıkış noktalarıdır. Geleceğimiz, hayata bakışımız, hayallerimiz ve adımlarımız âdeta o denklemler üzerinden ilerler.


B.U: Kum Gibi, tamamen gerçek karakterlere ve olaylara mı dayanıyor, yoksa gerçeği kurguyla harmanladığınız bir roman mı? Romanın başında karakterleriniz Meryem ve Dara’ya bir notunuz da var.

H.D: Kum Gibi’yi yazacağım günlerde bir roman atölyesine kayıt olmuştum. Alanya’da tatildeydim o günlerde ve dönüşte atölye başlayacaktı. Biliyordum ki o atölyede büyük bir olasılıkla bir roman yazmamız istenecekti. Bir taraftan tatilimi yaparken bir taraftan da kafam o atölyedeydi. İşte tam bu sırada gördüm Dara’yı ve Meryem’i. O kadar yalın, o kadar masumlardı ki beni çok etkilemişlerdi. Ne zaman ki “Edebi bir romana dair bunlardan ne çıkabilir?” diye düşünmeye başladım, işte o zaman ilgimin tamamını onlara verdim. Sahil çalışanlarını ve otel çalışanlarını daha farklı gözle inceleyip onların içlerini okumaya çalıştım. Kısa sürede Dara ve Meryem o kadar içimde yer etmişler ki; ilk karalamalarım ile kitabın son hâli arasında neredeyse hiç fark yok. Onları sevdim. Sancılarını sancım, hüzünlerini hüznüm bildim.


Meryem ve Dara gerçek mi sorusuna gelecek olursak; ne gerçek ne de kurgu diyebilirim. Çünkü kurgu dersem kendime yalan söylemiş olurum, hayır gerçek dersem de okurlarıma yalan söylemiş olurum.


B.U: Meryem ve Dara’dan bize biraz bahseder misiniz?

H.D: Başta da dediğim gibi Kum Gibi’deki kahramanlarımı çok seviyorum. Kitabı yazarken onların o henüz kirlenmemiş hayallerini, mutluluklarını ve mutsuzluklarını içimde çok hissettim. Onların küçük dünyalarındaki labirentlerinde bazen kayboldum. Annelerinin sancılarını benim sancım bildim. Meryem her ne kadar aklı bir karış havada olsa da, yaşının verdiği heyecanla ayakları yere basmasa da özünde pırıl pırıl bir kızımız. Dara, kendi coğrafyasının sancılarıyla, gurbetin sancıları arasında bocalayan, kendi kültürüne yabancı kültürde insanlar üzerinden kendine yabanıl hayaller kuran, özünde oldukça yufka yürekli bir oğlumuz. İkisinin de ortak yanları kendileri istemese bile birbirlerine karşı duydukları ilgileri ve yanlış insanlar üzerine yanlış hayaller kurmaları. Dara ve Meryem’in hikâyesi birçok yaşıtlarının, oturup kendilerini irdeleyebilmelerine fırsat verecek bir hikâye.


B.U: Romanda geçen Delikli Dağ efsanesinden bahseder misiniz? Anonim bir efsane midir yoksa siz mi kurguladınız?

H.D: Delikli Dağ efsanesi tamamıyla benim hayal ürünüm olan bir efsane. İlk defa bir efsane yazma deneyimim oldu ve çok sevdim. Öyle ki özellikle haberleri izlediğim zamanlar o dağa benzer dağlar ve o mağaraya benzer mağaralar görüyorum. O an “Aa! Delikli Dağ’a ne kadar benziyor.” deyip içten içe gururlanıyorum. Çünkü benim yazım üslubum tamamen gerçekler üzerine seyreder. Okur, “Hadi canım, böyle şeyler gerçek hayatta olmaz, olamaz.” diyemez.


B.U: Gerçek hayatta yaşamış karakterlerin olduğu ve olayların yaşandığı bir romanı yazmanın, tamamen kurgu bir romanı yazmaya göre ne gibi farklılıkları var?

H.D: Demir Özlü, “Gerçekten yaşayan tek hayat, edebiyattaki hayattır.” der.


Klahed Hosseini ise; “Kurgu yazmak bir dizi yalanı daha büyük bir gerçeğe varmak için birbirine örmektir.” der.


Buradan yola çıkacak olursak, edebiyattaki bütün kurgular zaten gerçeğe çıkar. Hatta gerçeküstücülükte de gerçeğin farklı bir pencereden aktarımı vardır. Kaldı ki klasik yazım türlerinde de gerçek ile kurgu arasındaki “gerçeklik” kavramından söz ettiğimizde arada bir farktan bahsedemeyiz. Çünkü tamamen kurgu metinlerde sonuçta bir “gerçeklik” ele alınarak yazılmıştır.


Burada benim kalemimin üslubunu ayıran tek nokta, gerçek hayatta olabilirliğin yüzdesi denilebilir belki. Buna bir örnek üzerinden gidersek. Mesela benim kahramanlarımın hiçbiri gerçek hayatta çok az rastlanan hem zengin hem yakışıklı hem altın yürekli kahramanlar değillerdir. Tam tersine hata yapan, bazen çıkarlarını ön planda tutan, bazen yüreğinin sesini dinleyen sıradan insanlardır.


B.U: Roman, güneşiyle, sahilleriyle, deniziyle, kumuyla bildiğimiz Akdeniz’de geçiyor. Fakat romanın ismi hüzünlü bir çağrışım yapıyor sanki. Düşlerimizin avuçlarımızdan kum gibi akıp gidişini anımsatıyor. Kum Gibi ismi, sizin için ne ifade ediyor? Romanın ismi neden Kum Gibi?

H.D: Romandaki olaylar Alanya sahilinde geçiyor. Dolayısıyla kum neredeyse romanın ana karakterlerinden biri. Ve o kumda özellikle Meryem’in çok hazin bir anısı var. Dara zaten kumun içinde debelenip duran bir genç ve sizin de dediğiniz gibi onların da avuçlarından akıp giden düşleri var. Hasılı romanın adı kum ile ilgili olmalı diye düşündüm. Birçok isim verdim o süre boyunca. Kum sözcüğünün önüne veya arkasına birçok sözcükler koyuyordum ama bir türlü karar veremiyordum. Bir gün Ahmet Kaya’yı dinlerken kitabın ismine dair bütün puzzle parçaları yerli yerine oturuverdi. Kum Gibi ismine karar verdiğim zaman roman çoktan bitmişti.


B.U: Kum Gibi’yi henüz okumamış olan okuyuculara neler söylemek istersiniz? Bu kitabı neden okumalılar?

H.D: Henüz okumayanlar bu kitabı okumalılar, çünkü her kesimden insan Meryem’le Dara’nın hikâyesinde kendilerine veya yakınlarına dair bir şeyler bulacak ve kahramanlarımı seveceklerdir. Böyle düşünmeme sebep, yayımlandığı günden beri bana gelen dönüşlerdeki samimiyet tabii ki. Okurlar Dara ve Meryem’i öyle içselleştirdiler ki romanın devamını istiyorlar.


Romanı her kesimden okur okumalı. Kitabın kurgusu her ne kadar bir aşk üzerine olsa da; okur, satır aralarında Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve kültürel yapısına dair birçok gerçekliği de görebilir. Ayrıca hikâyenin geçtiği yıllar belli olduğu için bir açıdan dönemsel bir roman da diyebiliriz.


B.U: Şu anda üzerinde çalıştığınız yeni bir projeniz var mı?

H.D: Evet var. Yine bir roman türü üzerine çalışıyorum. Yıldız isminde arıza mı arıza bir karakterim var. Oldukça zor bir karakter. Altı ay önce geldi zihnime oturdu. Şimdi onunla tanışma faslındayız. Birbirimizin en mahrem yanlarını çözme peşindeyiz. Birçok notlar alıyorum. Ufaktan ufaktan dosyayı oluşturdum da. Ne zaman ki artık tamamdır dedim, o zaman yazmaya hız vereceğim.


B.U: Son olarak şunu sormak istiyorum; aktif olarak yardım projelerinde de gönüllü olarak destek veren birisiniz. Farkındalık yaratmak adına, ne gibi çalışmalarda bulunduğunuzu okuyucularımızla paylaşmak ister misiniz?

H.D: Evet, yardım projeleri benim hassas yanım. Elimden geldiğince projelerde gerek manevi ve gerekse maddi bir tutam tuzumun olması beni onurlandırıyor. Kadının ve çocuğun olduğu bütün projelere pozitif ayrımcılıkla bakan bir yanım var. Bir de kitap okumayı sevip, kitap edinme imkânı olmayan gençlere ayrı bir hassasiyetim var.


Söyleşi için Pandabiyat’a çok teşekkür ediyorum. İyi ki edebiyat var. Tüm kitapseverlere sağlıklı ve kitapla dolu günler diliyorum.



Biyografi: Hatice Dökmen

335 görüntüleme
Schoolgirl with Books