Schoolgirl with Books

Özlem Kurbanlık Koyun - Gökçe Gönülaçar




Saatin alarmı acı acı çalıyor. Telefon çalar acı acı. Kapı zili de çalabilir. Ama alarm? Alarm hiç acı acı çalar mı yahu? Yattığı yerden saate okkalı bir Osmanlı tokatı yapıştırıyor Özlem. Saat susuyor. Kalkmak istemiyor hiç canı. Sabah insanı değil ki o. Yumuşak battaniyenin kanatlarının altında biraz daha zaman istiyor sadece.


On dönüm bostan yan gel yat Osman. Kavun da değil karpuz da değil. Neyi büyütecek yatarak? Kalkmak istiyor da olmuyor bir türlü!


O sıra duyuyor o sesleri. Omuzlarının üstüne yuva yapmış aylak melekler mi konuşanlar? Yerli yersiz geliyorlar işte böyle.


“Özlem kalk! Sana iyi gelecek temiz hava.”


“Yat Özlem yat! Dinleme onu. Bak kedi bile yanında mışıl mışıl. Kapa gözlerini bakalım.”


“Özlemciğim hadi kalk artık. Biraz yürü, hafif bir kahvaltı yap. Hani çok sevdiğin o çay bahçesinde bir kahve çek içine! Bak nasıl iyi gelecek sana.”


Hep kavga zaten. Hep çelişki. İstediği ile yapması gereken şey arasında kalmaca. Artık bıkmış bu oyundan.


Gözlerini yeniden kapatabilmeyi denese dahi, iç ses uyutmuyor onu. Kaç kişi bunlar böyle. İyi melek, kötü melek, vicdan sesi. Bir de artık konuşacak kadar büyümüş tostoparlak göbeği. Yapayalnızken böylesine kalabalık olmak. Zor vallahi.


En zor kısımlardan biri olsa da, Özlem hızlı bir hareketle doğruluyor. Kendi de şaşırıyor bu hıza. Kedisi Sarman durumdan hiç hoşlanmasa gerek, şikâyetçi bir tonla miyavlıyor. O da Özlem gibi dobişko olmuş çoktan.


“Yapabilirim,” diyerek ayağa kalkmışken, ev terliklerine takılıyor gözü. Puf puf yumuşacık. Bu sıcacık şeyleri giyip yayılmak varken spor ayakkabı olacak iş mi ya?


“Panduflarla yeniden uyumak? Özlem ne güzel değil mi?”


Kötü melek mi konuşan? Yoksa iyi olan mı? Konuşanı kovalıyormuşçasına havaya doğru sallıyor kolunu. Zayıf gösteriyor diye tonlarca para saydığı pantolonu giyiyor aceleyle. Ayna karşısında bir şaplak patlatıyor poposuna. Veriyor kendine ara gazı.


“Güzelsin kızım sen. Az tombiksin. Olsun! Haydi yürümeye.”


Beceriyor sonunda. Arnavut kaldırımlı taş sokağa atabiliyor adımını. O da ne? Güngör amca bahçede her zamanki gibi. Kargalar kahvaltılarını yapmadan bahçeye iner her sabah. Yetmiş yaşına da gelse hep genç hep fit. Ama hep de fitne.


“Özlem kızım hayırdır? Hastalık falan mı var? Kalkmazsın sen öyle erkenden. Günaydınlar olsun.”


“Olsun Güngör amca olsun. Gün aydın olsun. Hastalık yok. Yarım saat sahilde bir tur atıp geleceğim.”


“On tur at! On tur. Yoksa gitmeyecek o göbek!”


Sabah sabah olumsuz motivasyon geliyor Güngör amcadan. İki dakika enerjik olacak kızcağız da izin yok. Algısı da Güngör amca da seçiyor Özlem’i işte!


Onu sınırlandıran şeylere nasıl da sinir oluyor Özlemcik. O göbek gitmezmiş! Gitmesin. Belki de Özlem göbeği ile iyi arkadaştır. Gitmesine dayanamazdır kim bilir? Kim göbeği ile iyi arkadaş olmuştur Özlem gibi?


Evden sahil on beş dakika. Yeni çiçeklenmiş erik dallarına, yeşil otlara baka baka yürüyor Özlem. Kulaklığı takmış ama şarkı yok. Ne çalsın sabahın köründe? Zil takıp göbek atası yok herhalde. Kendiyle çelişip duruyor zaten. Karnının gurultularını tempo yapıyor kendine.


Evden uzaklaştıkça azmi yerine geliyor. Aç karnına yürüyüş de yani, pek yavan. Tok karnına da yürünmez ki zaten. Hayır, hayır böyle düşünmemesi gerek. Hadi kızım dayan biraz.


İskele varış noktası. Ancak arada tehlikeli bir alan var. Orayı koklamadan geçmek gerek. Geçemiyor ki. Hiç geçemedi. Tazecik simit kokusu. Fırından beş dakikada bir simit mi çıkar? Bir de sahibinin karısı tanıdık. Görürse çağırır şimdi. Olmaz ki böyle.


Fırının tam karşısında denize sıfır çay bahçesi var. Garsonların hepsi tanıdık. Dün akşam kampanyadan duble patates cipsi yediler kocasıyla. Altı tane de bira çektiler kahkahalar eşliğinde. Sonra karnı büyüdü. Bira göbeği deyip geçemezdi kocası gibi. Hem sonra sağlıklı olmaya karar vermemiş miydi?


Bu sabah sadece sağlık için yürüyor Özlem. Hı hı. Evet. Herkes inanır da Özlem inanmaz. Kendine inadından yürüyor. Kendini yenebilmek için yürüyor. Ah ya. Kaç bin kez yeniliyor kendine. Yazsa sayfalar almaz.


Şarkılarla değil de düşüncelerle sallana sallana yürüyen Özlem’e en tatlısından bir selam veriyor Garson Ali. Ağzı kulaklarında kocaman gülümseyerek.


“Özlem abla günaydın. Gel! Kahven benden bu sabah!”


“Günaydın Ali! Biraz yürüyeyim bakalım. Dönüşte içerim kahveni teklifin geçerliyse!”


Garsonu es geçebiliyor, bu duruma kendi de şaşıyor. Ama yazdı aklına bir kere. Dönüşte çay içilip simit yenilmeyecek, sadece kahve içilecek. Veriyor emri zihnine. İşlem tamam. Yine de pek emin değil ya, neyse.


Adımlarını saya dursun telefonun sayacı, bir bakıyor ki karşıdan gelen Berna. Nerelere kaçsın şimdi? Dümdüz yol kordon. O da soracak şimdi “Hayır olsun bu saatte işin ne?” diye.


“Esas senin işin ne bu saatte?” diyemez ki Berna’ya. Kendini bildi bileli yürür bu Balık Berna. Sonra da oturur en sosyetik kafeye. Gelsin börekler, gitsin portakal suları. “Bugün az yedim be canım,” diye günah da çıkarır. Bir şey denilmez de göbekler arası sohbet başlar o zaman.


Berna yakınlaştıkça büyürdü eskiden. Arada bir pantolonunu çeker, popo üstünü tam kapatmayan bluzunu aşağı doğru çekip dururdu. Yok, benzetti galiba. Berna mı bu gelen? Bir güzel küçülmüş. Yaklaştıkça da büyümüyor. Nasıl iş? Pullu boncuklu rüzgârlığı gözünü alıyor Özlem’in.


Zoraki falan değil bir güzel şakıyor kadın. Zayıflayınca kadınlar daha mı cıvıldak oluyorlar acaba?


“Özleeemm! Ne hoş sürpriz! Nerelerdesin bakalım? Gerçi gördük resimleri. Yediğiniz içtiğiniz size kalsın. Bakıyorum da sana kalmış zaten yediklerin. Hahahha. Neyse boş ver. İyi yapmışsınız. Anlatırsın gezdiğin yerleri.”


“Ah Bernacığım sorma canım! Her şey dâhil olunca çıkıyor tatilin keyfi. Daha sezonun başı bile değil. Denize giremedik. Havuz, spa, masaj derken geçti gitti. E iyiydi de otelin yemekleri. Biraz da bira, rakı, şarap derken içtik biraz. Bitiverdi tatil. Ben de baharın tadını çıkarayım dedim işte. Yürüyorum aheste.”


Berna’yı nereden acıtsa bilemiyor Özlem. Ne dese olmuyor. İki beden küçülmüş arkadaşını kıskanmaktan da alamıyor kendini. Ne kadar şişirip anlatsa da boş işte! Yirmi yıllık Balık Berna olmuş sana Selvi Berna.


Kollarını bir manken edası ile kalçalarında dolaştırarak anlatıyor Berna.


“Ben bir aydan fazladır yürüyorum hayatım. İnceldim şükür. Yok, yok estetik değil. Yağ aldırmak mı? Aman Allah korusun. Ne o öyle. Tabii parana geçer sözün de, eziyetli bir şey. Yağmur çamur kar demiyorum yürüyorum cicim. Yediğim içtiğimden de ayrı kalmıyorum. Ama yalnız çekilmiyor bu yollar. Sabah kahveni içtin mi Özlem? İçmediysen gel beraber içelim laflarız biraz.”


“Henüz kahvaltımı yapmadım Bernacığım. İçim de kıyılıyor sanki biraz. Boş mideye olmaz şimdi.”


Kaçmaya yeltense de olmuyor bir türlü. Kadın para versen susmaz artık.


“E iyi madem şu senin kafede bir yağsız tost yesem üstüne içerim kahveyi.”


Kol kola girip yürüyorlar birkaç yüz metre. Berna’nın müdavimi olduğu altı masalık ufacık kafeye giriyorlar. Berna incelmiş bacaklarını bir çırpıda birbirine katlayıveriyor. Özlem verdiği sözden caymış olmanın huzursuzluğuyla kendine telkinde.


“Olsun, yarın başlarım. Günler girmedi torbaya.”


Kafe sahibinin yaptığı hiç olacak iş değil. Fırından yeni çıkmış küçümen simitleriyle tazecik günaydını koyuveriyor masaya.


“Bir tadın bakalım kepekli minik simitlerim nasıl olmuş?”


“Serpme kahvaltı mı getireyim güzel ablalarıma? Sucuklu yumurtamdan mı? Çift basılmış kaşarlı tost mu istersiniz?”


“Berna Hanım bilirler, peynirim Ezine’den, zeytinim Gemlik’ten, salçam Antep’ten. Yumurtalarım organik.”


Berna, adamı tanıyor. Ne yapsa zayıflatamadığı tombul parmaklarıyla hepsini getir gibi bir işaret veriyor.


Özlem’in içi kırık dökük. Karnı da çok aç. Kendine yenilmenin suçluluğuyla büzüşüyor rahat koltuğa.


Önden sıcak çaylar geliyor. Tabak tabak kahvaltılıklar sanki yarışıyorlar masaya ilk konabilmek için. Salıyor kendini artık Özlem. “Salı günü başlarım sağlıklı yaşama,” diyor içinden.


Berna’nın az yiyeceğini düşünürken, nefes bile almadan balıklama atlıyor sıcacık gelen gözlemelere kadın. Bunu görünce iyice bir rahatlama geliyor Özlem’e. Sıcacık ekmeğinin üstüne sürüveriyor Trabzon tereyağını.


Oradan buradan, havadan sudan akan muhabbetle ediliyor kahvaltı. Mideler mutlu, zihinler ikna olmuş. Hayat güzel diyor hücrelerinden neşeyle giriş yapan serotoninleri Özlem’e. Ama aklı almıyor bir türlü. Bu kadar yemeye buradan İzmir’e yürüse yaş o iş. Hepi topu iki aydır görmüyor ki Berna’yı. Bunca kilo gitmez arkadaş iki ayda.


Karnı doyup keyfi yerine gelince başlıyor dedikoduya Berna. Yüz estetiği yaptıran Semiha’dan, kemiklerini kırdıran Hülya’ya. Tüp mide diye gidip orasından burasından yağ aldırdığı için evden çıkamayan Feryal’e kadar anlatıyor da anlatıyor. Midesi dolsa da ağzı açık kalan arkadaşına hayretle bakıyor Özlem. Sonra da karnında biriken çeçil peynirleri gibi başlıyor günah çıkarmaya.


“Aman ya Berna, akşam da bir sürü bira içtim ben. Yapamıyorum kardeşim. Ben böyle göbekli bir hatunum işte. Kocam da sevmez öyle sonradan yapılma kadını. Tutamıyorum da kendimi. Yürü mürü olacak iş değil. Bugün başlıyorum iki saat sonra bırakıyorum bu diyet işini. Saldım gitti. Söyleyiver şekerli kahveleri garsona. Göbeğimin şerefine içeceğim bu sabah!”


Dedikodudan dili kuruyan Selvi Berna, kısa bir an şok geçiriyor gibi patlatsa da gözlerini bir yudum su alıp ağzına boğazını temizliyor.


“Bir lavaboya gidip geleyim de ne anlatacağım sana ben. Duruver iki dakika. Anlatacağım da aramızda kalacak Özlemciğim tamam mı?”


Berna gidip de gelene kadar, bir film şeridi gibi gibi geçiyor tatilde yediği her bir şey Özlem’in gözünden. Özlüyor beş yıldızlı oteli.


Kahvelerle Berna aynı anda geliyorlar masaya. Alıyor sazını eline şu mükellef kahvaltıdan yeniden balık olan arkadaş.


“Ah be Özlem diyeceğim diyeceğim de güveneceğim kimse yok bu alemde. Bak ne güzel dedin sen. Olmuyor dedin. İçtim dedin. Yedim dedin. Afiyet bal olsun. Löp löp et olsun. Kesiveriyorlar be anacım. Say bak parayı neler oluyor. On yıldır biriktirdiğim ne varsa gittim sattım da aldırdım yağlarımı. Bin türlü makinaya soktular. Eziyet ki ne biçim. Açıp da göstereyim göbeğimi mosmor. Midene kelepçe takalım bile dediler. Ben istemem öyle tutsaklık dedim. Ama bak yemekten kesmeden incecik oldum. Yakında ona da giderim ben. Sen deme kimseye sakın.”


“Söz be Berna! Demeyeceğim kimseye. Beni de götür! Nereden keserlerse kessinler. Yaz geliyor olmayacak bu böyle.”

Yan gözle etrafı süzüp devam ediyor anlatmaya Berna.


“Şu kafenin sahibi adam var ya hani organik Orhan.”


“Eee?”


“Onun metresi estetiysen cicim. Tavuk çiftliklerinin arkasındaki kurban kesme alanına kondurmuşlar bir konteyner. Yapmışlar bir klinik. Adını söylesem apışıp kalırsın. Bizim özel hastaneden. Bildin mi? He işte o genel cerrah kesti beni.”


“Aaa!”


“Karısına metresini söylemekle tehdit ettim yarıya çekti parayı. Kalk gidelim sana da yaptırırız bir ayar.”


Otururken çaktırmadan açtığı pantolon düğmesini ilikliyor Özlem ayağa kalkınca. Hesabı ödeyip organik Orhan’a göz kırpıyor Berna.


Kol kola birkaç metre yürüyüp arabaya biniyorlar. Birkaç göbekli arkadaşını daha getiriverdi mi Orhan’a bu ayki işlemler gelir bedavaya.


Berna’nın karnı doymuş sırtı da baya pek.


Özlem ise eceline giden kurbanlık koyun.



Gökçe Gönülaçar

289 görüntüleme
Schoolgirl with Books