top of page
Schoolgirl with Books

Tam Yürek Buradayım - Melike Pehlivan İşler




Yerle gök bir araya geliyor Rıza belirince ufukta. Gece zifirî karanlıkta güneş çıkıyor. Geçen hafta fazla mesaiden yoruldum deyip de bir gün hiç göstermedi yüzünü. Ne kadar dil döktümse de çıkmadı o gün, belli belirsiz bir ay ile idare ettik. Bulutlar pek memnundu durumdan. Dönmediler akşama kadar fırdöndü gibi. Rüzgârgülü bir tanesini aldı da dalına öte denize savurdu Rıza’nın en son gelişinde, sorgusuz sualsiz. Dut ağacının dalına oturdu da sur borusu gibi seslendi bulut. Kıpkırmızıydı yüzü Rıza’nın, masmavi gözleri far gibi yanıp sönüyordu.


Dut silkelerdik her yıl.


Kedinin bir ayağını kesti Rıza gelince, hiç acımadan. “Benim kedim, dört ayak gerekmez.”

“Niye be Rızam?” diye soramadan güneş indi yine denizin üzerine. Aydınlıktan kısınca gözlerimi karanlığa gömüldüm.


Yağmur sinmiş karanlığa. Sokak ışıkları da kahvede oyunda. Öyle bir karanlık ortalık. Yol çizgilerini kuş bakışı baksan bile göremiyorsun. Kuşlar gece gece misafirliğe gitmiş yan mahalleye, yoklar. İn cin topa bile çıkmamış o gece. Öyle bir yokluk ve karanlık.


“Kuşluk hayırlı değildir. Ne gündür ne gece. Ne yoktur ne vardır. Kedilerin dört ayaklısı dahi gezinmez kuşlukta. Üç ayaklılarını görmüşlüğüm vardır,” derdi annem. Bir kuşluk vakti uykusunda göçtü, çatı katındaki odasında, Rıza’dan tamı tamına sekiz kış geçince. Kuşluktu. Helvasını kediler yedi, hep üç ayaklı. Sekiz sene Nevin nerede yorulsa oraya kurdu çadırı. Ne zaman canhıraş bağıra bağıra uyansa düşünden ertesi gün dutları salladı yesin de yüzü gülsün diye.


Dut çok severdi Nevin.


O karanlık geceden sonra pek yiyip içmedi Nevin. Dört tekerin içinden bir ejderha çıkıp da Rıza’yı kızıl kan içinde bırakınca, yer gök kahkaha attı da o atmadı. Gözlerini oydu da bir daha beni görmedi. Rıza’sını unutmak için memelerini çizik çizik kan içinde bıraktı o geceyi ne vakit hatırlasa. Memelerinden süt değil de kan akınca gece gelirdi Rıza. Anasının yanında uyurdu. Sabaha karşı süzülür rüzgârın kanadında çıkar giderdi.


Annemden sonra Nevin karnının üzerinde yürümeye başladı, ayaklarını boynuna asıyordu. Bir derdi vardı onlarla. “Ben neden yapmayayım ayaklarım olmadan, bak Rıza’ya, nasıl da gezip durur. Maşallahı var,” diye diye geziyordu karnının üzerinde. Karnı keçeleşmişti, pul pul dökülüyordu. Üzerinde gezmekten şişmiş de şişmiş, dile gelmişti. “Rıza’nın bacağı bende,” dedi. Olacak iş miydi bu şimdi? O zaman Rıza neredeydi?


Dut silkelemedik o güz.


Doktor dedi ki Nevin’e. Bacakları varmış, çıkarıp, takıp kullanabilirmiş. Öyle karnının üzerinde filan yürümesi saçmaymış. Nevin inanmadı. O kaşlarını gözlerinin üzerine indirince sis çökerdi bizim şehre. O gri, sisli gecede rüzgârla birlikte Alaaddin'in sihirli halısının üzerinde bir yolculuğa çıkmış da halıyı dut ağacında bırakmış. Bacaklarını unutmuş. Ne kadar seslendimse de sesimi duyuramadım. Ne yapacaktım ki şimdi birbirine benzemez üç tane bacakla.


Dut silkelemedik bir daha.


Kemer takılı değildi. Bağıra bağıra gülüşüyorduk. Yağmur gömlek yağı gibi çökmüştü ön cama. Kedinin gözleri son hatırladığım. Gözümü araladım, kedinin ve Rıza’nın bacağı yan yana. O gün bugün yağmur kırmızı yağıyor bizim memlekette.


Gök delindi, kedi bacağı yağıyor rengârenk. Yok efendi yok, ben bu kadar bacakla başa çıkamam. Destur, bu ne? İnsan eksik doğunca oluyor da yarım yamalak yaşam, eksik ölünce olmuyor. Rıza’nın sadece ayağını gömdüler, karıncalar yedi onu da. Gerisi, ötesi berisi, burada kaldı. Bana eziyet diye. Gelince gök yere yapışıyor korkudan. Neden ikide bir geliyor bilmiyorum. Kimse de kalmadı benden başka. Ben de gidersem oraya, belki gelmez. Olabilir mi? Bacağını almaya geliyor o, karıncalar aldı dedim, çok kızdı, yine rüzgâra atlayıp gitti.


Dut kurudu.


Şişenin de dibini gördük, Allah’a şükür. Şişe ne zaman bitse duvarlar gri oluyor. Kedi bacağını meze yaptım bu gece şişeye. Pek lezzetli. Rıza yola yapıştı, bir tane gözü kalmadı ki görsün sağı solu. Hem ne görecekti ki kedi ayağından başka? Nerdesin Abla? Tamam Rıza bir bacak kaldıydı da ben tam yürek burdaydım. Sustun, hiç konuşmadın. Gözün dahi değmedi gözümün baktığı yere. “Ölün ölüme dirin dirime bulaşmasın,” dedin. Ve şişeden başka hasbihal edecek kalmadı bana. Haaaa, ne diyecen şimdi? Sesini mi işitiyorum bana mı öyle geliyor? Tabaklar dans ediyor, tencerenin kapağı kalkıp kalkıp iniyor. Ablam geliyor. Esas duruş! Nevin komutan geliyor! Kalkarım ayağa. Kalkmasam mı? Alınmasın şimdi, benim iki bacağım var hâlâ der gibi. Amuda mı kalksam? Daha az göze batarım. Sözünü tuttu, melek oldu beni almaya geldi. Azrail’im geliyor, şunu dikeyim kafama. Şerefe Rıza, geliyorum dayım.


“Abla bu kim?”


“Dayakçı”


“Seninle mi geldi? Dayakçı ne ola ki? Şerefinize size de doldurayım mı bir tek?”


“Olmaz, görev başında o, Murtaza.”


“Adımı mı söy… Vallahi duydum gibi oldum. Söyledin mi abla?”


“Söyledim, bu dayakçı seni dövmeye geldi.”


“Taaa oralardan beni dövmeye mi, hey Allah’ım, malulen emekli falan mısınız öte tarafta, kafa mı kırık sizin de ablam? Ha söyleyin demem kimselere. Hıkkkkk, ha ha ha ha dayakçı ne lan abla? İyi gördüm seni ama.”


“Müsebbip ordusundan Dayakçı, özel eğitimli, rica minnet getirdim.”


“Demek taşşaklı memur! Pufffff!”


“Murtaza ne yapıyorsun, şunu yine götünle mi içiyorsun? Mendil falan yok mu, her yanımızı ıslattın.”


“Siz ıslanmazsınız ki!”


“Yok burada öyle değil.”


“Beni dövmeye mi geldiniz şimdi? Buyrun, şuraya ilişeyim de siz bakın işinize, mâni olmayayım. Vurun gelişine, hissetmem bi bok. Abla yalnız bir şey soracam neden sebep ikidir gönderiyonuz Rıza’yı? Bacağını istiyor, kedi bacakları yağmuru ne zaman yağsa geliyor buralara? Birilerini götürecek galiba da benden başka kalmadı ki kimse. Dayakçı ordusundan müsebbip miydi abi sizin isminiz? Değil mi? Kafanı öyle emme basma tulumba gibi... Abla bildin mi bu lafı? İzmir marşı, Erkan Yolaç’tı değil mi? Sobanın başında, banyodan yeni çıkmış al yanaklı iki kardeş… Geldi mi gözünün önüne? Delirmeden çok evvel belki de, bilmem, hep mi deliydik ki dersin? Ablam gözlerini görmeyeli asırlar oldu, bir daha baksan ya bu yana. Oyyyy, kurbanım sana. Rıza nasıl? Hiç değilse hepiniz oradasınız, görüştünüz değil mi hep? Beni bıraktınız bir başıma burada, varken de yoktunuz, bırak dolduracağım bunu içmeden ertesi güne geçemiyorum. Dayakçı mı getirdin bir de bana? Ben her gün, her kuşluk dövdüm kendimi be ablam. Bakmadın cezalandırdın, yürüdüm diye ar ettim, bacaklarımdan korktum, bak bak nasıl titriyorlar. Dik durmak nedir bildiğim yok. Bakabildiğim yok bacaklarıma. Siz, hiç darılma ama, annemle, sadece bir kere öldünüz, o da… Boğazıma durdu benim her şey, bir mai lâzım itelemeye, dur bekle, doldurayım bi daha. Hiç ayakkabı almadım. Beni benimle, ayaklarımla, bacaklarımla cezalandırdınız. Yalnızca ayaklarınızla hasbihal etmeye mahkûm ettiniz. Beni bu boku içmeden dikilememekle dövdünüz, dün, bugün, her gün. Benim dayakçıya falan yok ki ihtiyacım, ona ne hacet. Kendi dayağımı atarım ben. Bak bak yine gök iniyor toprağı öpmeye. Rıza geliyor be ablam, yok yok, bırak beni gideyim, ikinizi birlikte görmeyeyim, birinizle zor başa çıkıyorum. Kafam cılk yumurta gibi. Bırak, yine bacağını soracak, bir tek bacak kaldı onu da a bu karıncalar yedi, görüyon mu ne kadar çoklar, bak bak bak ordu gibi geliyorlar. Sizin Müsebbip ordusundan mı ki bunlar acaba? Olabilirleri mi? Hadi ablam, yine gelin, iyi oldu seni görmek. Vallahi iyi oldu. Çok iyi oldu. Yine gelin.”


Korkma Murtaza ayaklarına bak, iyi bak, son kez bak. Rıza gelmeden bitir şu işi. Hadi kapısının önüne yılanlar da üşüştü. Bunlar yeni. Dillerine bak şunların. Hadi ben ağaçtayım, bekliyorum. Güneş çıkmadan, Rıza gelmeden.


Murtaza Dirlik 1979- 2021

Nihai Rapor: Ölüm sebebi “Hava pasajının kapanması”- ası yoluyla



Melike Pehlivan İşler

354 görüntüleme
Schoolgirl with Books
bottom of page