top of page
Schoolgirl with Books

Zıvana - Handan Kılıç




Epey zamandır kendimi hissetmiyorum. Hayır iyi kelimesini unutmadım. İyi, kötü, üzgün, mutlu, hiçbir hissim yok. Bir boşvermişlik, bir dağılmışlık. “Toparlanmam lazım, biliyorum. Bu iş böyle gitmez,” desem de içimde ağız burun büken biri var. “Gitse ne olur gitmese ne olur,” diye itiraz ediyor. Hak verdiğim günler yatıyorum bütün gün. Ama durmak da yorarmış insanı. Kenara çekilip dünyanın hızla yaklaşan sonunu beklerken, geçiş hızının baş döndürücülüğü kelimelerle izah edilir gibi değil. İzlemesi bile yorucu. Yine de dağılarak yok olmaktansa parçalarımı bıraktığım yerlerden geri çağırmalıyım. Belki bir araya gelirse Voltran’ı bile oluşturabilir hücrelerim. Ne diyordu şair:


Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden. / İnanırdım saadetli yolculuklara. / Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz. / Bütün hızımla koşardım dalgalara. / Siz beni eskiden görseydiniz.” *


Eski çamlar bardak oldu. Hiçbir şey yerinde durmuyor, yer bile. Kayıyor, sallıyor, atıyor üzerindekini. Kökleriyle sarılanlara bağrını açıyor, kuşlara yine yuva ama artık zıvanadan çıkan insanı istemiyor. Zıvana malum, pencere pervazından araçlara kadar geniş bir yelpazede kullanılan birbirine geçmiş dişi ve erkek parçanın birlikteliğinden oluşan aksam. Ayrıca at arabalarının tekerleklerini tutan parçaya da bu isim verilir. Zira bunlardan birinde minik bir oynama olur ise teker zıvanadan çıkar ve kazaya sebebiyet verir.


İnsan da ruhuyla bedenini ayrı yerlerde bıraktı mı zıvanadan çıkar. Ruhumu bulmalıyım. Eril ve dişil parçalarımı da. Evet evet toparlanmalıyım. Dalgaların arasından yükselen ahengi hissediyorum, bunu duyan kulaklarımsa kalbime duyuran ne? Hislerim, geldiniz mi geri? Gecenin karanlığını dolunayla beraber yırtan yıldızlar sizden kopmuş parçalar olabilir mi? Bu kadar uzağa mı savruldum? Oturduğum banka dokunuyorum. Beton üzerine yerleştirilmiş tahta plaklardan kıymık batıyor elime. Denize bakıyorum, ürkütücü bir karanlık. Üşüyorum, hem de nasıl. Ruhumu saracak mı kollarım? Bedenim titrerken ruhumun parçalarını gördüğümde tanıyacak kadar özledim mi kendimi? Hem de nasıl! Bir bulsam, buluşsam, sarılsam, bütünleşsem ve ışıltıma kavuşsam. İçimden dışarıya yansıyan ışığa.


Hâlbuki ki doğum günüm bugün. Gülmüyorum, ağlamıyorum sadece seyrediyorum. Elimde kalanları, ardımda bıraktıklarımı. Yolun neresinde olduğumun sorgulamasını yapıyorum. Çok doğum günüm kutlanmadı benim. Doğmak hediye, kendinden kendini doğurmaksa vazife. Hep vazifelere odaklandım ben; hediyelere, hayatın zevklerine değil. Kendimi kendimden doğurmak için önce bir olmalıyım, bütün parçalarımı çağırmayalım yanıma. Bir tarih, saat koymalıyım; gelen gelir, gelmeyen artık benim değildir.


“Şaka yapıyorsun,” diye tepki gösterdi kardeşim. “Nasıl kutlamazsın doğum gününü? Bu insanın kendine vereceği bir hediye, kutlamak önemli, tek başına olsan bile şükretmenin bir yolu.”


“Sağlık olsun başka ne arayacağız ki bu saatten sonra.”


“Daha yeni başlıyor hayat.”


Acı acı güldüm. “Boş ver bunları. Kendimizi kandırmayalım.”


Kimse kimsenin umurunda değil. Doğum günleri, evlilik törenleri hatta cenazeler. Hepsi boş seremoni. Göster geç, gelsin diğer gösteri. Her şeyin ruhuyla var olduğu devir bitti. Zıvananı bulursan şanslısın, gir içine döndür tekerliği.


*Özdemir Asaf



Handan Kılıç

269 görüntüleme
Schoolgirl with Books
bottom of page