Schoolgirl with Books

Misafirlik - Ebru Özeke Tökmeci




Nurten’in aklı fikri, komşu evin bahçesinde oyun oynamakta olan arkadaşlarındaydı. Esma, Hikmet ve ev sahibinin kızı Hatice, bahçenin bir köşesinde yere serdikleri kilimin üzerine kimi uydurma kimi gerçek oyuncaklarını dizmiş, etrafına oturttukları bebeklerine yalancıktan yemek yedirirken bir yandan da onların ağzından bir misafirlik sohbeti tutturmuş olmalıydılar. Nurten ise birazdan annesiyle birlikte gerçek bir misafirliğe gitmek zorunda olduğundan, yanlarına inip oyunlarına katılamamıştı.


Naciye Hanımın on iki yaşını yeni bitiren kızı için elleriyle ördüğü nar çiçeği rengi bluz, kumaşını özenle seçip mahalledeki terziye diktirdiği lacivert plili etekle birlikte Nurten’in yatağının üstünde bekliyor ama Nurten bir türlü giyinmiyordu. Doğrusu; annesinin her ay birkaç kere katıldığı kabul günlerine gitmeyi, orada bir sürü süslü hanımın arasında uslu uslu oturmayı, etrafında konuşulan ve onu pek de ilgilendirmeyen konuları dinleyip sadece kendisine bir soru sorulursa cevap vermeyi hiç mi hiç sevmiyor, üstelik bütün bunlardan çok da sıkılıyordu. Bugün kaymakamın hanımının evine gidilecek olması ise Nurten için daha da sıkıcıydı, çünkü orada kendisine sorulacak soruları neredeyse ezbere biliyordu;


“Derslerine çok çalışıyor musun bakayım Nurten?”


“Büyüyünce hangi mesleği tahsil etmeyi istiyorsun?”


Babası matematik öğretmeni, üstelik de kasaba ortaokulunun müdürü olduğu için Nurten’in bu soruları kolayca geçiştirmesi mümkün değildi.


“Tabii, derslerin fevkalade iyidir mutlaka. Ama şimdiden kendine bir ideal belirlemen gerekir.”


Neyse ki annesi hemen araya girip, göğsünü gere gere Nurten’in eczacı olacağını anlatacaktı, kim bilir kaçıncı defa! Dönemin en revaçtaki mesleği eczacılıktı zira, hele de bir hanım için.


Naciye Hanım son birkaç aydır, sadece kasabanın ileri gelenlerinin hanımlarının katılabildiği bu kabul günlerine üç çocuğunun en büyüğü olan Nurten’i de götürmeyi âdet edinmişti. Her seferinde;


“Bak, kardeşlerini hiç götürüyor muyum gezmeye? Ama sen artık genç kız oldun.” diyerek, hâlâ komşu arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar sokakta oynamaya bayılan kızını büyüdüğüne ikna etmek için dil döküyordu.


“Haydi ama, hâlâ giyinmedin mi Nurten? Daha kardeşlerini Refika ablanlara bırakacağız. Bir de seninle uğraşmayayım!” Annesinin alt kattan gelen sesinden sinirlenmesine pek az kalmış olduğunu anlayan Nurten, istemeyerek de olsa üstünü değiştirmeye koyuldu. Bir yandan da misafirlikte ikram edilecek kurabiyeleri, börekleri aklına getirip bu mecburiyeti kendisi için biraz daha katlanılabilir kılmaya çalışıyordu.


“Of, ama annem istediğim kadar yememe de izin vermez ki!” Nurten tabağındakilere daha elini uzatırken Naciye Hanımın bakışlarının üzerinde olduğunu bilir; “Sakın ha, hepsini silip süpürme öyle! O zaman evinde böyle şeyleri hiç görmemiş, yememiş olduğunu düşünürler.” diye tembih üstüne ettiği tembihler kulağından çıkmazdı.


“Arkadaşlarımın yanına gidemiyorum, misafirlikte istediğimi yiyemiyorum, büyümeyi de hiç istemiyorum işte!” Nurten’in yeşil gözleri neredeyse doldu dolacak, hele pencereden komşu bahçede sürmekte olan oyuna şöyle bir göz atsa kesinlikle ağlar. Ama dizlerine kadar gelen beyaz çoraplarını da giydikten sonra, artık aşağıya inmesi gerektiğini biliyor.


“Geliyorum anneciğim, hazırım.”


Naciye Hanım siyah krep elbisesini giymiş, üzerine üç sıralı inci kolyesini takmış, dalgalı simsiyah saçlarını arkadan topuz şeklinde tutturmuştu. Misafirliğe giderken her zaman yaptığı üzere gözlerine mavi renkli farını ve dudaklarına koyu kırmızı rujunu sürmeyi de ihmal etmemişti. Sabahın erken saatlerinden beri ayaktaydı; önce kocası Şevket Beyi işyerine yolcu etmiş, sonra ortalığı toplamış, çocukların kahvaltısı ile öğle yemeği arasında günlük ev temizliğini yapmış ve bir yandan da akşam yemeğini hazır etmişti. Başkası olsa bu kadar yorgunlukla evden çıkamazdı belki ama henüz otuzlu yaşlarının başındaki Naciye Hanım için bütün bunlar işten bile sayılmıyordu. Şimdi ise artık, bir ev hanımının kısıtlı sosyalleşme imkânlarından olan kabul günlerinden birinde, kasaba hanımlarının arasında oturup sohbet etmek üzere hazırdı.


Nurten kapıya geldiğinde, ortanca kardeşi Önder’i ve saçlarını taramaya çalışan annelerinden kaçıp koşarak yanına gelen en küçükleri Şule’yi ellerinden tuttu.


“Kardeşlerimi Refika ablamlara ben götüreyim anneciğim, sen yorulma! Hemencecik bırakır gelirim.” Naciye Hanım çok da düşünmeden razı oldu bu fikre. Nurten kardeşlerini komşuya bırakıp gelene kadar biraz nefes alabilir, kıyafetini, saçını ve aceleyle yaptığı makyajını bir defa daha kontrol edebilirdi. Nurten’i baştan aşağıya süzüp bluzunun yakasını ve saçındaki kurdeleyi düzelttikten sonra “Peki,” dedi. “Haydi ama sakın oyalanma, seni bekliyorum. Geç kalmayalım, sonra çok ayıp olur.”


Nurten kardeşleriyle birlikte hızlıca kapıdan çıktı. Bir üst sokakta oturan Refika ablaların evine kadar çocukları neredeyse sürükleyerek götürdü. Şule ve Önder biraz şikâyet edecek oldularsa da hiç aldırmadı. Ahşap evin kapısını çalarken bir yandan da “Refika abla, biz geldik!” diye bağırdı. Birazdan üst katın penceresi açıldı, Refika ablanın annesi başını uzattı;


“Geliyor Refika ablan, geliyor. Nasılsın Nurten? Annen baban nasıl? Bluzunu bitirmiş bakıyorum annen, çok da güzel olmuş, yakışmış sana. Güle güle giy!” diye seslendi.


“Teşekkür ederim Fatma teyze.” Nurten annesinin bu örgü modelini Fatma teyzenin yardımıyla çıkardığını bildiğinden, “Senin de ellerine sağlık.” diyerek gönlünü almayı da ihmal etmedi. O sırada kapıyı açan Refika abla gülümseyerek çocuklara “Hoş geldiniz!” dedi. Tam Nurten’e dönüp hatırını soracaktı ki Nurten “Biraz acelem var Refika abla, annem beni bekliyor da. Şimdilik allahaısmarladık!” diyerek kardeşlerini kapıda bırakıp var gücüyle koşmaya başladı. Ardından gülerek bakan Refika abla çocuklarla birlikte içeriye girdi.


Sonunda tek başına kalan Nurten, şu ana kadar çok hızlı hareket etmiş olduğu için annesinin yanına dönmeden önce oyun oynayan arkadaşlarına hiç değilse bir göz atabilecek kadar zamanının olduğunu düşünüyordu. Zaten sadece; “Beni bekleyin bak, misafirlikten dönünce mutlaka yanınıza geleceğim.” diyecekti onlara. Hatta dönüşte evden kendi oyuncak bebeğini de indirecekti; İstanbul’da oturan dayısının geçen sene getirdiği bu kocaman bebeği, annesinin istediği üzere küçük kız kardeşine vermeye henüz gönlü razı olmadığından odasında, sandıkta saklıyordu.


Nurten hızla köşeyi dönüp oturdukları sokağa ulaştı, birkaç adım sonra da komşu evin bahçesine vardı. Tam düşündüğü gibi, bahçede hayali bir piknik sofrası kurulmuş, bebekler de etrafına dizilmişti. Ama kızlar bu oyundan sıkılmış olacaklar ki, bahçenin arkasındaki bostana su taşıyan arkın kenarında durmuş, üstünden bir o yana bir bu yana atlamaca oynuyor, bir yandan da şarkı söylüyorlardı. Nurten’i karşıdan gören Esma, kanalın diğer tarafına atladıktan sonra “Ne oldu, hani misafirliğe gitmediniz mi?” diye seslendi. “Şimdi gideceğiz.” dedi Nurten. Bu arada kızların yanına kadar gelmişti, “Ne kadar da eğleniyorlar!” diye geçirdi içinden. “Ben de bir defa atlayıp da eve öyle gitsem ne olur ki sanki?”


“Açılın, açılın ben de atlayacağım!” Ama, su arkının üstünden atlamak için önce geriye doğru çekilip sonra da ileriye doğru bir hamle yapan Nurten’in ayağı yerdeki bir taşa takılınca dengesini kaybetti, birden kendini suyun içinde oturur buldu. Kızlar çığlık çığlığa etrafına toplandılar, “Ne oldu? Bir şeyin yok ya!” “Bir yerin acıdı mı Nurten?” Nurten’in hiçbir yeri acımamıştı, hissettiği önce biraz şaşkınlık, sonra da ıslaklık ve korku oldu; annesi kim bilir nasıl kızacaktı şimdi! Hem de ne kadar haklıydı. Ne laflar işiteceğini tahmin etmeye çalışırken bir yandan ayağa kalkıp arkın kenarına çıktığında tamamen sırılsıklam olan eteğinin plilerinin bozulduğunu, güzelim el örgüsü bluzunun ve beyaz çoraplarının da çamur içinde kaldığını gördü. Bu halde misafirliğe gitmesi imkânsızdı artık. Hatice ve Esma “Biz sana söyleyecektik tam, bu güzel kıyafetlerle arktan atlamaca oynanmaz diye. Ama sen hemen atlayıverdin, bize fırsat bırakmadın ki!” dediler. Nurten söyleyecek bir söz bulamadı, ağlamaklı bir biçimde bahçe kapısından çıkıp eve doğru yöneldi.


Kapının önüne çıkmış kızını beklemekte olan Naciye Hanım Nurten’i karşısında öyle ıslak, çamur içinde görünce öfkeyle söylenmeye başladı elbette; “Ben sana bir yerde oyalanma demedim mi? Ne işin vardı senin komşu bahçede? Ah yazık, elbisene çok yazık olmuş. Mahvoldu onca emeğim. Bakalım nasıl düzelecek bunlar?” Nurten’in gözleri dolmuştu, başını yerden kaldırıp annesinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. “Bak şimdi şu haline! Bir kere de sözümü dinlesen olmaz mı?”


Fakat Naciye Hanım nedense sinirlenmekten birden vazgeçti, hızlıca toparlandı. Olan olmuştu, misafirliğe geç kalmak istemiyordu, Nurten’i de zaten götüremezdi artık. “Hadi eve gir de üstünü değiştir bari, iyice de kurulan. Sonra üşütüp hasta olursun.” dedi. Nurten’in içeri girmesini bekledi, “Ben gidiyorum, dönerken kardeşlerini de alıp gelirim.” diye seslendi arkasından. Sonra tam “Cezalısın, sakın evden çıkma biz gelene kadar,” diyecekken ondan da vazgeçti, hızlı adımlarla yola koyuldu.


Odasına çıkan Nurten ıslak elbiselerini üstünden çıkardı. Hepsinin güzelce yıkanıp temizlenmesi gerekecekti. Eteğinin plileri tekrar düzelir miydi acaba? Annesi o bluzu örmek için ne kadar emek vermiş, geceleri geç saatlere kadar uğraşmıştı. Onu bu şekilde üzdüğü, sözünü dinlemediği için kendine çok kızdı, hatta yatağının üzerinde oturup biraz da ağladı. Tabii bu gözyaşlarında, misafirliğe gidemediği için aslında içten içe sevinmekte olduğunu bilmenin verdiği suçluluk duygusunun da payı vardı.


Biraz sonra ağlaması geçince Nurten, üzerine basma elbisesini giydi, yatağının altındaki sandıktan oyuncak bebeğini çıkarıp aldı, aşağı indi. Evin anahtarını her zaman asılı durduğu çividen alıp kapıdan çıktı. Komşu bahçedeki arkadaşlarının yanına vardığında Hikmet ve Hatice piknik sofrasının etrafına oturmuşlardı. Nurten’in elindeki bebeği görünce çok sevindiler. “Esma’yı annesi çağırdı eve gitti, ama sonra gelecekmiş. Gelirken de tereyağlı reçelli ekmek getirecek.” dediler. Nurten “Hadi o zaman misafircilik oynayalım, ne dersiniz?” diye sordu.


Birkaç dakika sonra oyuncak bebekler bir yandan yalancıktan yemek yiyor bir yandan da birbirleriyle sohbet ediyorlardı.



Ebru Özeke Tökmeci

358 görüntüleme
Schoolgirl with Books