top of page
Schoolgirl with Books

Tiyatro - Banu Balaban




“Veli, koş, kapıdan accık bakalım hele şu cıngıllı çadırın içine,” demeye kalmadan ensesine yediği tokatla çamurun içine yuvarlandı Ahmet. “Lan olum, ben sana buraya gelmeyecen demedim mi, yürü git eve!” diye çemkirdi Mehmet. “Baba, sen her akşam geliyon ya, bi kere de beni getirsen nolur?” derken ellerine yapışan çamurları pantolonuna siliyordu küçük çocuk.

 

Bitlerin yüzü suyu hürmetine sıfıra vurulan dazlak kafasına bir şaplak daha yedi Ahmet. Sonra çadırın önünden kasabaya uzanan toprak yolda Veli’yle koşarak gözden kayboldular. 


Günler kısaldıkça aydınlık çabuk çekiliyor, göğün laciverdi erkenden koyulaşıyordu. Mehmet, ter ve muşamba kokan havasız çadırın büyük ışıklı kapısından içeri girdi. Gülderen henüz sahneye çıkmamıştı. Gül kokulu Gülderen... Ön sıralarda yer arandı, her zamanki sandalyesi doluydu. Birkaç kasabalıyla üstünkörü selamlaştı. Kasaba erkeklerinin bacaklarına çarpa çarpa arka sıralarda boş bir tahta sandalye bulup oturdu. Yeni aldığı bol paça kahverengi pantolonunun çamurlanmış paçalarını silkeledi. Serçe parmağındaki yüzüğü düzeltti. İnce bıyıklarını iki yana çekiştirdi. Oturduğu yerde hafifçe sağa sola kaykılarak önünde dikilen kafaların arasından sahneyi en iyi göreceği açıyı bulmaya çalıştı. Sonra sırnaşık bir gülümseme yerleşti yüzüne. Varsın bu akşam görmesindi, zarar etmezdi. Bundan sonra Gülderen’i sadece o görecekti nasıl olsa...

 

Gülderen’in az evvel kulak memelerine dokunan pudra kokulu fısıltısı aklından çıkmıyordu. Kendi kuyumcu dükkânından özenle seçtiği bir çift altın küpeyi avucuna bıraktıktan sonra ince bileğinden yakalamıştı tam kulise girerken, “Sabrım kalmadı artık,” demişti. Gülderen hiç beklemediği bu hamle karşısında önce şaşırmış, sonra da kulağına eğilip dünyaları bağışlamıştı ona: “Yarın sabah gel al beni buradan, kaçalım.”

 

Az sonra çadırın içi tamamen karanlığa teslim olmuştu. Yalnızca, sahneye benzetilmiş ahşap platforma vuran sarı ışık ortamı aydınlatıyordu. Beklenen anons ile ortam bir anda ısındı, alkış kıyamet koptu. Kasabanın erkekleri “Gülderen!” diye hep bir ağızdan tempo tutmaya başladılar. İştahla bakan bıyıklı yüzler heyecanla sahneye kilitlendi.


Yoğun ilginin sarhoşluğuyla aheste aheste yürüyerek sahnenin ortasına geldi Gülderen. Göbeğine kadar inen göğüs dekolteli uzun mor elbisesiyle nefesleri kesmişti yine. Mehmet, uzun uzun, doymak bilmeyen gözlerle bakıyordu ona. Kırmızı ojeli narin eliyle, ayaklı mikrofonu başından kavradı. Sarı uzun saçlarını savurarak sağ omzundan aşağı döktü. Takma kirpikli, simli göz kapaklarını yumdu. Kalemle boyanmış yay kaşları havaya dikildi. Tütün yemiş kırçıllı sesiyle şarkısına başladı:  

 

“Elveda meyhaneci, artık kalamıyorum.

Bir başkayım bu akşam, sarhoş olamıyorum,”


Çadır tiyatrosu on gündür kasabadaydı. Mehmet açılışa kasabadaki tek arkadaşı Ali’nin ısrarlarıyla gelmiş ve bir daha hiçbir akşamı Gülderensiz geçmemişti. Sonraki günlerde Ali, hanımından izin koparamayınca Mehmet yalnız gelir olmuştu çadıra. Gülderen, üçüncü akşam en ön sıradan arzu dolu gözlerle onu izleyen Mehmet’i fark etmiş, sahnede şarkılarını onun şehla gözlerinin içine baka baka söylemişti. Gösteri bitiminde Mehmet çadırın arka tarafında yolunu kesmişti Gülderen’in. Gülderen, uzun ağızlıklı sigarasının gri dumanını Mehmet’in yüzüne üflerken “Çok güzel gözleriniz var,” demişti iç yakan sesiyle. Gökyüzündeki yıldızlar titremişti sanki. Mehmet’in dünyası o geceden sonra mutlak bir arzu etrafında dönmeye başlamıştı.


Her program çıkışı kalabalık dağılınca, sözsüz bir anlaşmayla çadırın arka tarafında buluşur olmuşlardı. Her buluşmada Gülderen’e dükkândan bir hediye götürüyordu Mehmet; altın bilezik, kolye, küpe, broş... İlk hediyeyi verdiği gece, Gülderen onu yanaklarından öpmüş, yüzüne bulaşan kırmızı rujunun izini baş parmağıyla nazikçe silerek ışıl ışıl gülümsemişti. Mehmet, o ıslak dudakları öpmeyi, dekoltesinden cesurca taşan göğüslerini avuçlamayı, beyaz boynunu iliklerine dek koklamayı hayal ediyordu durmaksızın. Artık katlanamaz olmuştu ayaküstü görüşmelere. 


Gülderen, bu akşam da alkış ve tezahüratlarla kulise uğurlandıktan sonra, Mehmet de kalabalığa karışıp evinin yolunu tutmuştu. Bu gece son geceydi. Çenesine doğru uzanan siyah favorileri heyecan ve şehvetle titreşti. Yarın sabah gönlünün sultanına kavuşacaktı.

 

Bütün gece pestil gibi yorganın altında, hiç hazzetmediği karısının yüksek perdeden horultularına güç bela dayanarak sabahı zor etmiş, sobanın közleri kızıla çalarken yatağın altına gizlediği çantasını alıp sessizce evden çıkmıştı. Ahmet’in yerde yattığı şilteden bir gözü açık halde onu izlediğini bilmeden... 


Evin önünde bekleyen göz bebeği yeşil mercedesine bindi. Teybi açtı. Orhan Gencebay’ın bir teselli isteyen yanık sesi arabanın içini doldurdu. Günlerdir yağan yağmurun ardından, bu sabah bulutsuz gökyüzü taze, ılık bir günü müjdeliyordu. Yüreği göğsünde deli gibi çırpınıyordu Mehmet’in.

 

Stabilize yol tükenip toprak yola kavuşunca heyecanı daha da arttı. Çadırın kurulduğu yere geldiğinde bir anda buz kesti, tozu dumana katarak aniden durdu. Arabadan hışımla indi. Koca çadır yok olmuş, dişleri dökülmüş bir ihtiyarın ağzı gibi sökülen kazıkların derin boşlukları kalmıştı geride. Mehmet, kasabın bıçağından kurtulmaya çalışan bir kurbanlık gibi can havliyle sağa sola koşmaya başladı. Uzakta bir görevli son kalan birkaç eşyayı kamyona yüklerken Mehmet koşarak onun koluna yapıştı. “Noluyo? Gülderen nerede?” diye bağırdı.


“Sen Mehmet misin?” diye süzdü adam onu tepeden tırnağa. “Evet,” dedi heyecanla Mehmet. Adam elini yavaşça ceketinin köşesi sökük cebine attı: “Bu mektubu Gülderen bıraktı, hadi kal sağlıcakla.”

 

Yüzü aydınlandı bir an Mehmet’in: “Beni başka yerde bekliyor olmalı…”


Mektubu elleri titreyerek açtığında küçük bir kâğıda yazılmış notu ve Gülderen’e en son aldığı altın küpeleri gördü. Kargacık burgacık el yazısıyla kaleme alınan notu okurken yüzü öfke kırmızısından utanç pembesine boyandı: “Seni aldatmayı istemezdim lakin bu tiyatro da burada bitti. Son aldığın küpeler fazla taşra işi, sende kalsın, karına verirsin.”


O esnada, hemen arkasında nemli toprağı ezen ürkek ayak seslerini duyup geriye döndü. Ahmet, dizleri çıkmış pijaması ve ayağına geçirdiği siyah lastik çizmeleriyle karşısındaydı.“Baba… Bizi bırakıp gidiyon mu?”


Dakikalardır sıktığı dişlerini nihayet gevşetti Mehmet. Bir karga sürüsü gürültüyle havalandı arkadaki çalılıklardan. Elindeki zarfı buruşturup fırlattı. Küpeler zarfın içinden yuvarlanıp bir çamur öbeğinin ortasına düştü. Hiçbir şey söylemeden Ahmet’e doğru yürüdü. Ahmet dayak korkusuyla ellerini yüzüne siper etti. Çocuğun havadaki elinden sımsıkı kavradı Mehmet. Uzaktaki mor dağlar güneşle yavaş yavaş ısınırken arkalarında bir toz bulutuyla kasabaya doğru yol aldılar.



Banu Balaban

コメント


Schoolgirl with Books
bottom of page