Schoolgirl with Books

Bir Akşam Yemeği - Banu Kalkandelen




Sofrada oturuyoruz.


Tek tek hepsine bakıyorum.


Kendi aralarında sohbet edip yemek yiyorlar.


Sanki orada değilim de tepeden bir yerden onları seyrediyorum.


Ne kadar hasta olduğumu düşünüyorum.


Kendimi tutamayacak kadar kötülemekten ve geri dönülmez adımlar atmaktan korkuyorum. Leyla’nın arada yakaladığım ürkek bakışları -içimdeki öfkeyi görseler- bir daha çıkmamak üzere gözlerinin içine geri dönerlerdi. Arada “her şey sende bitiyor” cümleleri ile üzerime gelirlerken -boğazımda tıkanmış çığlığı duysalar- sağır olup konuşmayı unuturlardı.


Ne kadar hasta olduğumu bilmiyorlar, hiç bilmediler.


Sofradaki yemek berbat. Nasıl da bayıla bayıla yiyorlar! Bir ben mi farkındayım bu rezilliğin? Soğuk bir pazı sarması, iyi pişmemiş zeytinyağlı enginar, sirke içinde yüzen bir salata. İçlerinde en yenilecek olan baharatla pişirilmiş et sote.


Bu sofraya ait olmadığımı biliyorum. Bu insanların ailem olmadığını biliyorum, aile denen bu oluşumun beni içine alamadığını, benim de içlerine sığamadığımı biliyorum. Mutluluklarına sevinmiyor, üzüntülerine üzülmüyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum. Sadece gitmek istiyorum. Arada gidiyorum. Her uzaklaştığımda öyle delicesine kaçıyorum ki daha beter tuzaklara düşüyorum. Beni sevmeyen adamların yatağında soluyorum. Körkütük âşık olup kalbimin odalarında yuvarlanıyorum. Canım yanıyor, çok yanıyor. Üst üste tutmuş kabuklar tutmuyor artık, kopuyor.


Yorgunum.


Keşke bu yemeğe gelmeseydim.


Küçük bir çocukken içimde canavarlar yaşardı. Sansarlar, çakallar savaşırdı ruhumda. Bir girdabın dibine çekilmişçesine suyun üzerinde kalmaya çalışırdım. Kimseye anlatamadığım o canavarlar da benimle büyüdü. Hiç azalmadılar, hep çoğaldılar. Endişelerim ve öfkem bir balyoz gibi ezdi ruhumu.


Bilmiyorlar, hiç bilmediler.


“Sarmaları Esra ile yaptık, beğendin mi?” dedi Leyla.


“Evet, çok güzel,” diye fısıldadım.


“Valla eti de ben yaptım,” diye atıldı kuzenim.


Ruhumdaki semirmiş sansarlar homurtular çıkararak soludu.


Kör mü bu insanlar?


Gözlerimdeki deliliği görmüyorlar mı?


Nasıl baktığımı görmüyorlar mı?


Korkmuyorlar mı?


***


Bundan yıllar önce bir perşembe gecesi anneme hoşça kal diyerek yattım. Ben ona hoşça kal derken o bana iyi geceler diye cevap verdi. Garipsemedi, bir şey sormadı. Uzun bir duş aldım, en güzel kokulu kremleri sürdüm ellerime, ayaklarıma, kollarıma, bacaklarıma. Saçlarımı taradım yüz sağdan, yüz soldan. En sevdiğim beyaz geceliğimi giydim. Yattığım yerde, baş ucuma hazırladığım suyla hapları yuttum. Bir kaset koydum teybe. “Wish You Were Here.” Sabah uyanmayacağımı bilmenin huzuruyla uyudum.


“Kalk haydi,” diyordu bir ses. “Okula geç kalacaksın.”


Yorganı başıma çektim.


“Gitmeyeceğim bugün, iyi değilim.” Midem bulanıyor, başım dönüyordu.


“Kalk, ne demek gitmeyeceğim!”


“Rahat bırak beni, hap yuttum gece, ölmek istedim ama bak ölmedim,” diye haykırdım.


Sonrasında bir boşluk; ambulansın sirenleri, hastane, midemin yıkanışı, babamın gelişi, polisin gelişi, eve gitmek üzere çıkarken babamın bana olan öfkesi, yolda annemin çantasına kusmam, yatağıma yatmam, uyumam, uyumam. Hafta sonundan sonra pazartesi sabahı sanki herhangi bir hastalık geçirmişim gibi okula yollanmam ve bu konunun hiç yaşanmamış gibi kapatılması.


“Konuşmak istiyorum anne, neden hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun?”


“Lütfen, bu konuyu unutmak istiyorum ben.”


“Hiç mi merak etmiyorsun hissettiklerimi?”


“Sus dedim.”


Sustum.


O gün benim için annemin öldüğü gündü.


***


Bir de şu sofrada uzun oturuşları yok mu, önümüzde kirli tabaklar, boş beleş sohbetler. Mükemmel hayatlarından alıntılar. Hızla kalktım masadan, ben kalkınca hepsi hareketlendi.


“Tatlı var,” diye bağırdı Leyla. “Ayva tatlısı ama şekersiz.”


Sağlıklı olsun diye, şekersiz, unsuz, tuzsuz yaptıkları, hayatları gibi ruhsuz ve yavan yiyeceklerinden, varlıklarından bıktığım kadar bıktım.


“Çay koyalım, haydi otur tatlını ye,” dedi annem.


“Ben eve gideceğim müsaadenizle,” dedim. “Yapacak işlerim var.”


Annemin attığı ters bakışı kendi nefret yüklü bakışlarımla boğdum.


“Sen bilirsin,” dedi ablam. “Sana tatlı vereyim evde yersin.”


“İstemem abla, sağ ol. Hem yürüyeceğim biraz, elimde kalmasın.”


“Nasıl istersen.”


Ayakkabılarımı hızlıca bağlayıp çantamı aldım.


“İyi geceler, teşekkürler yemek için.”


“İyi geceler.”


Sarıldık. Sessizce. O sessizlikte bile duyulmayacak kadar usulca. Sarılmamız bitince omuzlarımı tutan ellerini çözmedi, yüzüme, gözlerimin içine baktı.


“Biliyorum,” diye fısıldadım.


Asansörle inip apartman kapısından çıktığımda yüzümü yalayan rüzgârı içime çektim. Yüreğimin hafiflediğini hissettim. Uzun bir yürüyüş iyi gelecekti. Kulaklıklarımı takıp müzik açtım ve gecenin içine doğru ilerledim.



Banu Kalkandelen

326 görüntüleme
Schoolgirl with Books