Schoolgirl with Books

Son Bir Fırt Daha Tanrım - Sinem Gülsoy Usta


Michelangelo
Michelangelo - Adem'in Yaratılışı (Creazione di Adamo-1511-1512)

04.30… Günün en güzel saati. Sokaklar bomboş. Uykunun en derin zamanı. Yağmura doymuş bir ekim ayı ve hüzünlü sonbahar. Gerçek bir son için tüm koşullar mevcut.


Geçti bilgisayarının başına, yanında sıcacık kahvesi ile. Tam sevdiği kıvamda, az kavrulmuş. Ne ekşi ne de acı. Koyu ama sert değil. Sıcak ama dilini yakmıyor. Dumanlar bardağa veda ederken dans edercesine gökyüzüne yükseliyor. Her yudumda damağın gerisinde bıraktığı tadın kokusunu soluk alıp verdikçe hissediyor. Bu şehre geldiğinden geri tam bir kahve insanı olduğunun farkına varıyor.


Bilgisayarın açılmasını beklerken bir sigara yaktı. Bu da son birkaç aylık keşfi. Nasıl olur da sadece zararlı maddelerin karışımından oluşan bir şey bu kadar çekici ve yaygın olabilir, hâlâ aklı almıyor.


Kalktı, camını hafif araladı. Böylece, temiz hava sigara dumanını emip gökyüzüne dağıtırken izleyebilecekti. Derin bir nefes aldı. İçine, daha da içine çekti, nefesini tuttu ve yavaşça dumanların camın aralığından gökyüzüne firar edişini izledi. Ne kadar enteresan! Gün içinde defalarca nefes alıp verdiğini fark edemeyip, sigara dumanına veda ederken nefesinin varlığını hissetmesi… İçine çektiği zehirlerin ağzından soluk borusuna, oradan da ciğerlerine inişini acı acı duymak ve bundan dayanılmaz bir haz almak. İnsanoğlu gerçekten anlaşılmazdı.


Sonunda bilgisayarı açılmıştı. Motive edecek bir müziğe ihtiyacı vardı. Müzik ruhun gıdası derken bunu kastediyor olmalıydılar. Zihnini beslemesini…Sabahın erken saatlerini hareketlendirecek kadar melodik ama yormayacak kadar yumuşak bir parça seçti: Cigarette Duet. Belki de egosunu alt eden id’i seçti bu parçayı. Ne de olsa insan denilen bu varlık herhangi bir şeyin adını söyleyince onu hissedebiliyordu. Olmayan çileğin kokusunun, olmayan limonun ekşi tadının hissedilmesi gibi. Yaktığı sigaranın kokusu da bu parçayı çağrıştırmıştı demek.


Parlak beyaz Word dosyası karşısındaydı. Bir yerlerden yazmaya başlamalıydı. Parmaklarını klavyenin çıkıntılarında gezdirdi. “Bana bas, bana bas” dercesine bekliyordu harfler onu. Onları daha fazla bekletmek olmazdı. Ve yazmaya başladı:


“O gün Dünya’nın son günüydü. Daha önce defalarca yıkıp tekrar yarattığı Dünya’dan yine sıkılmıştı Tanrı. Önceleri eline aldığı küreyi suyla doldurmuş, aralara biraz da kara parçaları serpiştirmişti. Diğer gezegenlerle oyalanırken canı sıkıldıkça eli bu küreye gidiyor ve onu parmağının ucunda çeviriyordu. Bazen düşüncelere dalıp hızını alamadığında bir basketbol topu misali işaret parmağının ucunda dönmekten kendinden geçmiş bir Dünya oluveriyordu. Can sıkıntıları arttıkça da kara parçaları birbirlerinden ayrılmaya, sular etrafa saçılmaya başladı. Dünya’nın suyu azalınca renk katsın diye bitkileri ve hayvanları yarattı Tanrı. Dev boyutlarda vahşi hayvanlar. En azından Dünya içinden baksa dev görüneceklerini düşündü.


Tanrı da tekdüzelikten sıkılıyor, heyecan arıyordu. Her şey bu kadar yolunda gitmemeliydi. Biraz hareket olmalı, çığlık çığlığa onun için haykıran birileri olmalıydı. Ya yalnızlıktan sıkılmış ya da egosunu tatmin etmek istiyordu. Kendi de karar verememişti hangisi olduğuna. Kendisine benzeyen ufak tefek adamlar ve kadınlar yaptı. İki farklı cinsiyet olmalı, anahtar kilit gibi birbirlerine uyum sağlamalıydı. Böylece heyecanlı entrikalar dönebilirdi Dünya’da.


Ama insanlar Tanrı’yı çok şaşırttılar. Şehvettense şiddeti tercih ettiler. Kendilerinden katbekat büyük hayvanlara bile saldırmaktan çekinmediler. Korkusuz ve gözü dönmüş bir ırk yaratmıştı Tanrı. İnsancıklarını yaratırken içindeki karmaşa isteği ile yoğurmuştu ya hamurlarını, ona bağlıyordu acımasız oluşlarını.


Tanrı için oyun şimdi başlıyordu. Diğer gezegenleri yaratıp içlerine bıraktığı yaratıklar hep sevecen ya da akıllıca tavırlarda bulunurken Dünya’dakiler karmaşa, şiddet ve açgözlülükten besleniyorlardı.


Oyunu insanların istediği gibi oynamaya karar verdi Tanrı. Sol elinin orta parmağını baş parmağına sürterek hız kazandırdığı bir göktaşını Dünya’ya fırlattı. Çocukların sümük topu gibi. İnsanlar bir de böyle eğlensinler görelim, diye düşündü. Ama hesaplamadığı bir şey vardı. Gönderdiği göktaşı, yarattığı küçüklü büyüklü hayvanlara ve bitkilere de zarar vermişti. Neyse, çok da önemli değildi; sonuçta Tanrı olan kendisiyse, canı istediğinde tekrar yaratırdı onları.


Zamanla Dünya’da işler çığırından çıktı. İri hayvanlar göktaşının verdiği zarardan en çok etkilenenler oldu, beslenemediler ve yok olmaya başladılar. Özene bezene şekiller verdiği, farklı özellikler kattığı dev yaratıklar yeryüzünü terk etmeye başladılar. Hem de onlara, o iriliklerine hiç yakışmayacak acınası bir hâlde. Tanrı’nın artık müdahale şansı yoktu. Bu işlere ilk başladığında söz vermişti kendine, sadece başlatacak ve iç işlere müdahale etmeyecekti. Hiçbir gezegende.


Parmak insancıklar dev yaratıkların yok oluşunu fırsat bildi. Ve çoğalmaya başladılar. Hem de amaçsızca ve şuursuzca çoğaldılar. Sonunda tüm Dünya’ya yayıldılar. Dünya’nın her noktasına temas edip her karışını keşfettiler. Önceleri düz zannettikleri Dünya’nın şeklini algıladılar, evrende yalnız olmadıklarını fark ettiler. Her yeni keşif ya da icatlarında daha da güçlü hissettiler kendi ırklarını. Kendilerini yaratıcıyla bir tutmaya hatta bazen ondan üstün görmeye başladılar.


Tanrı onları uzaktan izlemeye devam ediyordu. Arada bir kafalarını karıştırmak için kuvvetli nefesiyle Dünya’ya üfleyerek yarattığı rüzgârlarla uçuşan evlere, araçlara hatta insanlara kahkahalarla gülüyordu. Bazen de parmağının ucuyla bir tık dürtüyordu Dünya’yı, daha hızlı dönsün diye. Ama Tanrı ne yaparsa yapsın insanlar buna bir ad bulup normalleştiriyor ve iki gün sonra da unutuyorlardı. Yaratıcının uyarısı olarak görmek onlara göre değildi.


Yarattığı felaketler karşısında dayanıklı çıkan bu ırk belki de sandığı kadar beceriksiz ve salak değildi. Bir şans daha tanınmayı hak ediyordu.


Tanrı diğer gezegenlere bıraktığı yaratıkları da arada bir Dünya’ya gönderiyordu. Asimile olacaklar mı diye merak ediyordu. Ama insan ırkı araştırma adını verdiği bir şey uğruna gönderdiği yaratıkları asimile olmaya zaman bulamadan parçalayıp yok ediyordu. Sonra da gururla yeni keşiflerini duyuruyorlardı. Tanrı’ya bakılırsa yaptıklarının tanımı canilikti.


İnsan ırkı çok olmaya başlamıştı. Tanrı artık kendisine kafa tuttuklarını hissediyordu. Hele bir de Dünya’nın dışına çıkıp diğer gezegenlerini ziyaret etmeleri onu iyice öfkelendirmişti. Onun oyun alanında izinsiz gezen varlıklar! Bu affedilemezdi. Diğer tüm varlıkları kızıştırıp ayaklanmaya sebep olabilirlerdi. Hoş, onun da çaresini bulurdu elbet ama adını lekeleyerek tarihe not düşülecek bir olay yaşamak istemiyordu. Tanrı da olsa Zaman’a hükmedemezdi. Yani evrendeki en büyük gerçek güce.


Tanrı’nın kafası iyice karışmıştı. İlk defa yarattığı bir şey onu endişelendirmiş hatta korkutmuştu. Bu işe bir son vermeliydi. Kararını verdi. O gün Dünya’nın son günüydü. Dünya’yı sağ avcuna aldı, tüm gücüyle sıktı ve ezip büzdü. Artık Dünya diye bir yer ve içindeki tüm canavarlar yok olmuştu.”


Kaydedip bilgisayarını kapattı ve televizyonda haberleri açıp izlemeye başladı. Spiker heyecanla tüm Dünya’da deprem, yangın ve fırtınaların olduğunu, milyonlarca ölüm haberi aldıklarını söylerken görüntü kesildi. Ev sarsıldı. Şimdi keyif sigarası zamanıydı.


İnsan ırkı çok garipti. Ne kadar da güveniyorlardı varlıklarına oysa. Aralarına karışanın kim olduğunu bilselerdi çeki düzen verirler miydi kendilerine acaba? “Neyse ne! Ne hâlleri varsa görsünler!” dedi ve derin bir soluk aldı sigarasından; ne de olsa bir daha sigara bulamayacaktı Tanrı. Ya da belki yeni yaratacağı Dünya’ya sigarayı icat edecek bir varlık bırakabilirdi.



Sinem Gülsoy Usta

391 görüntüleme
Schoolgirl with Books